Avrupa kimin meselesi?

0

‘Zaman, sabır ve cesaret’ten ziyade ‘acil’ çözüm bekleyen bir ‘mesele’ İslamofobia ve ırkçılık. Bu yüzden de Avrupa kendisini ‘Schengen surları’nın ardına saklamış bir ‘kale’ olmaktan çıkarmak, sorunlarını ve çözüm arayışlarını paylaşmak zorunda.

Joost Lagendijk’ın 8 Şubat 2012’de Zaman’daki köşesinde yayınlanan “Avrupa’yı Yanlış Anlamak: Kasten mi, Değil mi?” adlı yazısını okuduğum sırada, önümde ‘Avrupa’ ile ilgili iki ‘mesele’ duruyordu. Birincisi, SDE tarafında düzenlenen “Avrupa’da Yükselen Yabancı Düşmanlığı, Irkçılık ve İslamofobi” konulu sempozyumda yapacağım konuşma ve Şubat sonunda, Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü’nün girişimiyle başlatılan “Bir Fikir Olarak Avrupa” konulu konferanslar dizisinin hazırlık çalışmaları.

Bu iki ‘mesele’, aslında, hem Lagendijk’ın yazısında ileri sürdüğü fikirlere bir cevap teşkil edecek ve hem de genel olarak sadece Türkiye’de değil, dünyanın başka başka diyarlarında artık gittikçe daha yüksek bir sesle dile getirilmeye başlayan ‘bir mesele’ olarak ‘Avrupa’ konusunda bize bir tablo sunacak da birer ‘mesele’. Ama aynı zamanda Lagendijk’ın, Türkiye’nin ‘Avrupa’dan ya da Avrupa Birliği’nden uzaklaşmak için “entelektüel zemin” arama olarak adlandırdığı bir durumu tersinden okuyan; Avrupa’nın Türkiye’ye (ya da kendi dışındaki başka diyarlara) bakışının ‘entelektüel zemini’ni yoklayan da birer ‘mesele’.

Lagendijk da aslında, yazısında, iki farklı ‘Avrupa’ algısından yola çıkarak, ‘Avrupa’yı iki farklı ‘mesele’ olarak ortaya koyuyor ve Avrupa’nın niye hala cazip olabileceğine dair ‘entelektüel zemin’ sunmaya çalışıyor. Bu ‘zemin’lerden birincisi, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanı Kemal Derviş’in Türkiye-Avrupa ilişkileri konulu bir panelde yaptığı konuşmadan yola çıkarak ortaya konan bir ‘Avrupa’ tablosu. Bu ‘Avrupa’, Türkiye’ye hala fırsatlar sunacak bir kapasiteye sahip olarak daha esnek ve değişim içinde olan; buna rağmen, Türkiye’nin sabrını taşıracak denli ‘çıtalar ve şartlar’dan bahsederek, ayak direyen; lakin, özellikle Arap dünyasında yaşananlara bakıldığında Türkiye’yi AB’ye olmasa da bir ‘Avrupa ailesi’ne entegre etmeyi başarmış, onu alelade bir Ortadoğu ülkesi konumundan çıkarmış, bunu da ‘barış bölgesi’ olarak ve “çok uluslu bir karar alma mekanizması” sayesinde, “kuvvetli sosyal politikalar eşliğinde bir piyasa ekonomisi” geliştirmiş olmasıyla becermiş bir ‘Avrupa’. Kısacası, kendi içinde ve dışında Avrupa’yı bir ‘fikir’ olarak sunan idealler ve nedenlerden bazı (ama ‘bazı’) unsurları alan, gerisini bir ‘tamamlanmamışlık’a terk ederek hayli pragmatist bir tablo ortaya çıkaran bir ‘Avrupa’ okuması bu; Avrupa-merkezcilik eleştirilerinden post-kolonyal okumalara kadar çeşitli “Avrupa eleştirileri”nin de aslında pek gönülsüzce konu edindiği, Eurokrasi’nin hedeflediği bir Avrupa. Dolayısıyla, Lagendijk’ın sunumunda, ‘Avrupa’ konusunda daha baştan bir yarılma var: İdealleriyle Avrupa ile gerçekliğiyle Avrupa arasında bir yarılma.

Sabır mı acil çözüm mü?

Lagendijk’ın diğer ‘Avrupa’sı ise, Today’s Zaman’da İbrahim Kalın’ın 1 Şubat tarihinde “Is Europe Still Relevant for Turkey?” adlı yazısında dile getirdiği Avrupa’nın güncel sıkıntılarına bir cevap niteliği taşıyan bir Avrupa. Kalın, yazısında, Avrupa’nın, demokrasi için diğer uluslara hala bir referans niteliği taşısa da, bu referansı taşıyabilecek bir “entelektüel ve siyasal iklim”i giderek yitirmekte olduğunu ileri sürüyor ve buna örnek olarak da Avrupa’da giderek yaygınlaşan “çokkültürcülük, göç ve azınlıklar” konusundaki tartışmaları gösteriyordu. Kalın’a göre, aşırı sağ partilerin yabancı düşmanlığı ve ırkçılığı, Avrupa ideallerini söndürmekle kalmıyor, Avrupa’yı kendi içine dönük bir ‘mesele’ haline getiriyordu.

Lagendijk ise Kalın’ın Avrupa’ya eleştirilerini, “detaylara takılıp büyük resmi görememenin tipik bir örneği” olarak sunarken, söz konusu sorunların çözümü için “zamana, sabra ve siyasi cesarete ihtiyaç” duyulduğunu ifade ediyordu (yani hala ideallerini gerçekleştirememiş, tamamlanamamış bir proje olarak Avrupa fikrine başvuruyordu). Lagendijk’a göre, hem Avrupalıların çoğunluğu yabancı düşmanı ve ırkçı fikirlerle hemfikir değildi ve hem de zaten bu tür eğilimler sadece Avrupa’da değil, mesela ABD’de ya da Körfez ülkelerinde “göçmenlere yapılan korkunç muamele”de olduğu gibi, başka diyarlarda da vardı. Bunlar, Avrupa’ya değil, 21. asrın küresel sorunları listesine dahil edilmeliydi.

Avrupa’nın mühim ötekisi

Bu son noktadan başlayalım ve şu soruyu soralım: Lagendijk, Avrupa’daki ırkçı ve yabancı düşmanı yönelimlere karşı “zaman, sabır ve cesaret” isterken, bunların, başka diyarlardaki uygulamalar kadar “korkunç muamele” olmadığını söylemiş olmuyor mu? Ama Avrupa’yı başka diyarlardaki benzer muamelelerden bu soyutlama niye? Avrupa yaparken ‘normal’ (ya da ‘büyük resmi’ bir tarafa bıraktıran ‘detay’lar) olarak takdim edilen bazı hususlar niye başka diyarlarda ‘korkunç’ olarak sunuluyor?

Bu soruya verilebilecek en net cevap: Çünkü Avrupa idealleri böyle gerektiriyor. Lagendijk’ın bir başarı hikayesi olarak Avrupası da, bu başarı hikayesinin dışında kalan bazı sorunlarının çözümü için “zaman, sabır ve cesaret” istediği Avrupası da, bu idealler olmadan alelade bir coğrafya parçasına dönüşebilecek bir ‘Avrupa’. Öyleyse (burada sadece bir ‘isim’ değil, kendisi gibi hareket eden birçok Avrupalıyı da işaret eden bir ‘figür’ de olan) Lagendijk’ın Avrupa idealleri adına artık doğrudan konuşamamasını, hem (Atlantik’in diğer yakasından devşirilmiş) belirli bir ‘liberal’ dile başvurmak ve hem de ortak ‘küresel sorunlar’a (bu sorunların oluşumunda Avrupa’nın katkısını hiçe sayarak) gönderme yapmak durumunda kalmasını neye yormalı? (‘Avrupa-merkezcilik’ literatüründe bu tavra, “Avrupa’nın kendi meselelerini dışarısına atması” dendiğini hatırlatmakla yetinelim.)

Kalın’ın söz konusu ettiğimiz yazısı ile 22 Şubat’ta yine Today’s Zaman’da yayınladığı “Europe’s Significant Other” adlı yazısı, bu soruya cevaplar içeriyor aslında. Ancak (Türkiye’nin Avrupa’ya ilgisinin kaybolmadığını; ancak Avrupa’nın tavrı nedeniyle rota değiştirdiğini gösteren benzeri bir çok etkinliklerden sadece birisi olan) SDE’nin düzenlediği “Avrupa’da Yükselen Yabancı Düşmanlığı, Irkçılık ve İslamofobi” konulu sempozyumda söylediklerimi özet olarak sunmak gerekirse: Avrupa, kendi sorunlarının çözümüne, onları da sorunun bir parçası olarak görmesine rağmen, başkasını ortak etmek istemiyor. Sevabıyla günahıyla bir ‘Avrupa arşivi’ varsa, bu ‘arşiv” sadece Avrupa’nın gözünden oluşmuş bir ‘arşiv’ ve kendi dışının bu ‘arşiv’e katkı yapması neredeyse imkansız.

Bu ifadeleri daha somut bir dille belirtmek gerekirse; örneğin Lagendijk’ın “zaman, sabır ve cesaret” olarak ifadelendirdiği husus, Hollanda toplumunun içinde bulunduğu kriz için de geçerli. Hollanda toplumu, halen, sütunlaşma-sonrası nasıl bir toplum olacağına karar verememenin ya da eski usullerle karar vermeye çalışmanın sancılarını yaşıyor. “Zaman, sabır ve cesaret”ten ziyade ‘acil’ çözümler bekleyen giderek artan o ‘korkunç’ İslamofobia ve ırkçılık da bu sancıların hem göstergesi ve hem de sonucu. Ancak eğer “yeni küresel zorluklar”dan bahsedeceksek ve bu zorluklar ortaksa, Hollanda (ve Avrupa) kendisini “Schengen surları”nın ardına saklamış bir ‘kale’ olmaktan çıkarmak, sorunlarını ve çözüm arayışlarını paylaşmak zorunda. Ancak bu yolla en aşırı tezahürleri Volkert van der Graaf ya da Anders Behring Breivik olan “normal Avrupa halkı”nın bu ‘kale’ dışında da nefes almasını sağlayabilir. Breivik ya da (bir tür Hollanda’nın ‘28 Şubatı’nı temsil eden) van der Graaf’ı ‘normal’leştirip kendi içinde tutarak, Muhammed Bouyeri’yi de ‘aşırı’laştırıp kendi dışına atarak, bizden bu üç ayrı ‘figür’ tarafından örneklendirilen problemler için “zaman, sabır ve [o da Avrupalı politikacılardan gelebilecek]cesaret” beklerlerse, hem kendi toplumlarını biricikleştirmiş olurlar ve hem de bu durum karşısında siyasal, ahlaki, entelektüel ‘zemin’lerde başka arayışlara da ‘zemin’ oluşturmuş olurlar.

Avrupa’yı Avrupa yapan şey

Avrupa konusundaki literatür de hem Avrupa içre ve hem de Avrupa dışında bu ‘zemin’ arayışları için oldukça mümbit. Bu literatüre katkıda bulunanlardan Colombia Üniversitesi Öğretim Üyesi Gil Anidjar, Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü’nün girişimiyle başlatılan ve Susan Buck-Morrs, Ian Almond, Siba Grovogui, Bobby Sayyid ve Nilüfer Göle ile devam edecek olan; Mahmud Mamdani, Dipesh Chakrabarty, Etinne Balibar, Dipesh Chakrabarty, Giorgio Agamben, Seyla Benhabib gibi isimleri de devam etmesi planlanan “Bir Fikir Olarak Avrupa” konulu konferanslar dizisinin ilkinde, 25 Şubat’ta Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde “Avrupa Meselesi Üzerine” bir konuşma yaptı. “İstanbul’dan Avrupa’yı konuşmak” teması etrafında düzenlenen “Bir Fikir Olarak Avrupa” programdaki konferansında Anidjar, ırkçılık, etnik ve dini çizgiler etrafında politik kimlikler oluşturma, İslamofobia ve “Yahudi Sorunu” ekseninde Avrupa’nın ‘sorun’ addettiklerine ‘çözüm’ bulma çabaları ile ‘nihai çözüm’ arasındaki ilginç bağlantıdan bahsetti. Bu bağlantı, yukarıda sıralanmaya çalışılan başka konular yanında, sadece Avrupa’nın ‘mesele’ addettiklerini değil, aslında Avrupa’yı da bir ‘mesele’ olarak düşünmemizi gerektirecek bir husus. Avrupa’nın bu ‘mesele’ karşısında, mesela İstanbul’dan gelen ‘entelektüel’ itirazlara kulak vererek, ‘mesuliyet’ içinde hareket edip etmeyeceği ise, sadece Avrupa’nın bir ‘mesele’si değil.

Kaynak: Star Açık Görüş

 

Share.

About Author

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu olan Ahmet Demirhan, 1990-2000 yılları arasında gazete ve televizyonlarda çeşitli kademelerde çalıştı. Çeviri yayınları yanında, modernizm ve postmodernizm, felsefe ile din ve teoloji arasındaki ilişkilere dair yayınları da mevcut olan Demirhan’ın bazı eserleri şöyledir; Heidegger ve Teoloji (İnsan, 2002), Nietzsche ve Din (Gelenek, 2002), Kierkegaard ve Din (Gelenek, 2003), ve Heidegger ve Din (Gelenek, 2005)

Leave A Reply