Bir Freedom House prodüksiyonu: Algı ‘gerçek’ten önemlidir!

0

Freedom House gibi kuruluşlar yeni nesil yumuşak güç unsurlarıdır ve kullanım alanları çok “temizdir”, çünkü yaptıkları her şey daha çok demokrasi, özgürlük ve insan hakları içindir.

İngiliz şair RudyardKipling’in meşhur “Beyaz Adam’ın Yükü” şiiri, yüzyılı aşkın bir süredir farklı formlarda yaşamaya devam ediyor. 1899 yılında Kipling, ABD’nin Filipinler’i işgali sürecinde Beyaz Adam’ın üstlendiği “fedakâr ve asil uygarlaştırma misyonuna” methiyeler düzüyordu. Kipling’in Beyaz Adam’ı, dünya laboratuarında sömürgeciliğin ve emperyalizmin farklı aşamalarını test ettikten sonra 2. Dünya Savaşı’nı müteakip daha sistematik, kurumsal, az masraflı, “demokratik” ve yumuşak güce dayalı bir yapı inşa etti. Bu yapının en önemli sacayaklarından birini, Freedom House gibi, uluslararası kuruluşlar oluşturmaktadır. Ekonomiden uluslararası ilişkilere, sağlıktan insan hak ve özgürlüklerine kadar hemen her alanda kurulmuş olan bu uluslararası yapıların önemli bir bölümü, Kipling’in methiyelerine mazhar olan “fedakâr ve asil uygarlaştırma misyonuna” yeni bir formatta hizmet etmeye devam etmektedir.

Bir emperyalizm çeşidi

Raporun detaylarına girmeden önce meselenin düşünsel boyutuna ilişkin bir ufuk turu yapmakta fayda var. Sömürgecilik ve emperyalizm tarihi anlaşılmadan dünyanın bugün geldiği eşitsiz durumu ve bu eşitsiz durumun beraberinde getirdiği çatışmaları anlamak mümkün değildir. Belki klasik sömürgecilik dönemi geride kaldı; ama emperyalizm farklı maskelerle bugün dahi varlığını güçlü bir biçimde sürdürüyor. Dünya, yirminci yüzyılda iki büyük paylaşım savaşı yaşadı ve bunların sonucunda yeni bir uluslararası sistem kuruldu. Bu sistemin temel motivasyonu, dünyayı “yönetenler” ve “yönetilenler” şeklinde ikiye bölen şeytani inançtı. Bu sistem, yönetenlerin yönetilenleri sürekli denetledikleri ve “uygar/az uygar/uygar değil” diye tanımladıkları bir manivela görevi görmektedir.

Türkiye gibi kafasını uzun yıllardır ilk kez bu denli kaldırabilen imparatorluk mirasçısı bir ülkenin, kendine uygun görülen siyasi, ekonomik ve sosyolojik etiketleri artık sorgulamaması düşünülemez. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının notlarını tartıştığımız bir ortamda Freedom House’un raporunu tartışamayacak olmamız acı bir kayıp olurdu. Önce siyasi iktidar aleyhine malzeme olarak nasıl kullanırız düşüncesinde olanlar manşetlere taşıyıp haber yaptılar Freedom House raporunu; akabinde “kimse Türkiye’ye bunu yakıştıramaz” diye biraz da haklı olarak savunma refleksi geliştirenler. Ama dürüstçe şunu ifade etmek lazım: Freedom House örneğindeki gibi, neredeyse tamamı ABD kökenli “sivil” ve “bağımsız” uluslararası kuruluşların yıllık raporlarını mutlak bir veri olarak görüp bununla ilgili eleştirilere tahammül edemeyenler ve bu veri üzerinden pozisyon alanlar, olsa olsa “Aydınlanma tezgâhından” başarıyla mezun olan “üstün” yerli oryantalist sınıfına mensup olanlardır. Yoksa, 1940’ta “İtilaf Devletlerine Yardım Amaçlı ABD Millî Savunma Komitesi” adıyla Nazilerin ideolojik propaganda merkezi Braunhaus’a karşı kurulmuş olan, Soğuk Savaş’ta komünizmle mücadele anlamında ABD devletinin kendisinden beklediği yüzlerce “vatansever” projeyi üreten, adı Wikileaks belgelerinde kadife/renkli devrimlerle anılan, yönetiminde her zaman (bugün bile) devletin en üst düzey eski yöneticilerini barındıran bu “bağımsız” sivil toplum kuruluşunu “ABD’nin yumuşak güç unsurlarından biri” diye eleştirmek, bizim gibi “üçüncü dünyada” yaşayanlara has bir özellik olsa gerek!

Yumuşak güç kullanımı

Kimse kusura bakmasın; Batılı aklın modern mimarları bu yumuşak güç unsurlarını kullanma konusunda epey yol almış durumdalar. Hemen her alanda kurulmuş olan büyük bütçeli uluslararası sivil toplum kuruluşları, yıllık araştırma ve raporlarıyla özgür ve liberal dünya adına “özgür olmayan” ülkeleri hizaya çekiyor; aynı zamanda tertemiz algı operasyonları da çekiyor. Bu raporlar tamamen yanlıştır, saçmadır, tuzaktır demiyorum. Elbette tüm dünyaya bir şey söyleyecekseniz bunun tutarlı ve bilimsel bir iş olması gerekir. Ama bu, o işin doğasının ve formunun eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Kaldı ki bu eleştiriyi yapma hakkı en çok da bizim gibi “kısmen özgür” veya “özgür değil” kategorilerine sokulan ülkelerin hakkıdır. Zira Freedom House gibi kuruluşların raporlarının araştırma konusu ve nesnesi hiçbir zaman orada “özgür” diye nitelendirilen ülkeler değildir/olmamıştır. Bu tür kuruluşlar, yeni nesil yumuşak güç unsurlarıdır ve kullanım alanları çok “temizdir”; çünkü yaptıkları her şey daha çok demokrasi, özgürlük ve insan hakları içindir. Bu konuda emin olamayanlar, Freedom House’un raporlarından önce 2010’dan beri başkanlığını yapan sağlam neo-con David Kramer’in kimliğine veya 2003-2005 arasında kurum başkanlığı yapan eski CIA başkanı James Woolsey’in hatıralarına bakabilirler.

Mayıs ayı başında, Washington ve New York merkezli Freedom House adlı uluslararası kuruluş (herhalde hak ve özgürlüklerle uğraşan bir kuruluşa Özgürlük Evi’nden daha güzel bir isim bulunamazdı!),”Dünyada Basın Özgürlüğü-2014” raporunda Türkiye’yi ilk kez “özgür olmayan ülkeler” statüsüne indirdi. Kıyamet koptu!

Bugüne kadar genelde basın özgürlüğünde “kısmen özgür” statüsünde yer alan Türkiye, siyasetin medya üzerindeki baskısının arttığı gerekçesiyle, ilk kez alt lige (özgür olmayan ülkeler) düştü ve Bangladeş, Namibya, Kuveyt, Cezayir, Liberya, Moğolistan ve Tanzanya gibi kısmen özgür ülkeler sınıfında yer alma onuruna erişemedi.

Kurum, esasen 1980 yılından beri dünyada basın özgürlüğü raporlarını yayımlıyor. Kurumun en önemli raporu da, 1973’ten beri yayımladığı ve her seferinde çok tartışılan “Dünyada Özgürlük” raporu. 2014 raporuna göre Türkiye “kısmen özgür” ülkeler kategorisinde kalarak en azından burada ucuz atlatmış! Basın özgürlüğü raporlarında ülkelere 100 üzerinden 0-30 arası “özgür”, 31-60 arası “kısmen özgür”, 61-100 arası ise “özgür değil” şeklinde puanlar veriliyor. Yani puanınız ne kadar düşükse o kadar özgürsünüz. Puanlama 60 kişiyi aşan bir jüri tarafından yapılıyor ve bunların büyük bölümü New York’taki ana merkezde görev yapan uzmanlardan (çoğu Freedom House üst yönetimi) oluşuyor. Üç alt kategoride (hukuki, siyasi ve ekonomik çevre) 23 ana soru ve 132 alt soru ile değerlendirme yapılıyor. Her birine belli bir çerçevede jüri tarafından puan veriliyor ve sonra da ülkelerin ellerine karneleri teslim ediliyor.

Freedom House’un 34 yıllık basın özgürlüğü raporlarının geçmişine göz atarsanız siz de benim gibi ilginç verilerle karşılaşabilirsiniz. Türkiye’den önce sadece bir örneği paylaşmak isterim. Mesela İsrail, 2009 ve 2013 yıllarında (31 puanla) “kısmen özgür” sayılmış, bunun dışında hep 27-30 arası puanlarla “özgür” ülkeler arasında yer almış. Benim görebildiğim kadarıyla İsrail, listenin en şanslı ülkesi; yani iki yıl hariç hep “özgür” ülkeler arasında ve aldığı puanların hiçbiri 27’den aşağı değil. Bu kadar talihli olmak herhalde ancak “seçilmişlere” nasip olur. (Freedom House’un “Dünyada Özgürlükler” raporunda da Orta Doğu’daki tek “özgür” ülkenin hangisi olduğunu tahmin etmek zor değil).

‘Özgürlük Evi’ mi?

Türkiye ile ilgili bölümlere bakıldığında, mesela, 12 Eylül askerî darbesini müteakip yıllarda yazılı basının “kısmen özgür”, TV yayınlarının “özgür değil” kategorisinde olduğu görülüyor (Freedom House, 1989’a kadar yazılı ve görsel basını ayrı ayrı değerlendirmiştir). Yani bugün basınımız 12 Eylül dönemine kıyasla daha az özgür. Benzer şekilde 1999 ve 2000 yıllarına ait raporlar da Türk basınının o gün daha özgür olduğunu gösteriyor; demek ki 28 Şubat medyayı daha özgür kılmış! Son raporda “hapisteki gazeteciler” olarak anılan birçok gazetecinin (bugün çoğu cezaevinden çıktı) hapse girdiği yıl olan 2011’de 55 puanla Türkiye yine bugünkünden daha özgür bir medyaya sahipmiş. Ne garip, gazeteciler içeri girince değil çıkınca puanımız düşmüş! Freedom House raporları önceki takvim yılını içerdiği için son aylarda cezaevinden çıkan birçok gazeteciyle ilgili olumlu yansımayı 2015 raporunda göreceğiz; e bir zahmet!

Buraya kadar ifade edilenlerden, asıl mevzunun puan, rakamlar veya sıralama olmadığını umarım anlamışsınızdır. Mesele bir yönüyle algı yönetimidir ve algı çoğu zaman gerçeğin kendisinden daha önemlidir. Olmaz ya, diyelim ki Freedom House önümüzdeki yılki raporunda Türkiye’yi tarihî bir sıçrama ile “özgür ülkeler” kategorisine alsa bunun da iftihar edilecek bir şey olmaması gerektiğini düşünüyorum. Burada da pozitif bir etiketleme söz konusu ve hâlâ nesne konumundayız. Şahsi fikrim; biz Türkiye olarak bu raporlarda hiçbir zaman “özgür” bir ülke olarak nitelendirilmeyiz. Neden mi? Çünkü asıl mevzu, teknik bir hesap-kitap ve puan meselesi değildir. Onun çok ötesinde işin ontolojik boyutuna kadar giden bir dünya görüşü farklılığı söz konusu. Zihin kodlarında “Beyaz Adam’ın yükü”nü taşıyan bir dünya görüşünün 21. yüzyıl versiyonunda bize biçilecek en iyi rol bazen “kısmen özgür” bazen de “köprü” olmaktır. O yüzden şu duruşun adını koyalım: Yeni Türkiye; ekonomik, sosyolojik veya politik açıdan etiketlenme kıskacına yaptığı tüm itirazlarında haklıdır. Bununla birlikte son Freedom House raporu etrafında gelişen tartışmalar bir bakıma hayra vesile olmaktadır; çünkü bu şekilde Türkiye, içeride ve dışarıda, “tarihte yeniden özne olma” perspektifinin unsurlarına güç katmaktadır.

Ne diyordu Kipling, şiirinin son satırlarında; “… Tembelden ve budala kâfirden gözünü ayırma; düşürür senin bütün umutlarını suya.” Beyaz Adam gözünü ayırmıyor dünyanın üzerinden; ama tarih akıyor ve zaman insanlar arasında deveran ediyor. Siz de, benim gibi, Kipling’in zamanının dolduğunu düşünenlerden misiniz?

Kaynak: Star Açık Görüş

Share.

About Author

İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Halkla İlişkiler bölümlerinden 2004 yılında mezun oldu. Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisansını yaptı. SETA'da iletişim koordinatörü ve Insight Turkey dergisinde managing editor olarak görev yaptı. Halen Cumhurbaşkanlığı İnternet Yayını ve Halkla İlişkiler Birimi'nde çalışmaktadır.

Leave A Reply