Casablanca ve Gezi olayları

0

Gezi Parkı olayları, Türk solunun kendi fantezilerinde bile görmeyi hayal edemediği bir arketipler ve mitler bütünüydü. Tıpkı, 1942 tarihli Michael Curtiz filmi Casablanca gibi…

Günlük Yaşamdan Sanata isimli kitabında 1942 tarihli Michael Curtiz filmi Casablanca’nın neden bu kadar “tuttuğunu” merak eden Umberto Eco, filmin sırrının gerçekte çekim aşamasındaki yetersizliklerden kaynaklandığını söylüyordu. Ortada bir senaryo yoktu, olay örgüsü belirsizdi; ne yapacağını tam kestiremeyen senaristler çözümü filmin içine bugüne kadar sinema dünyasında yapılmış ne varsa “hepsini” koymakta buldular: “İki klişe insanı güldürür, yüz klişe ise duygulandırır.”

Herhangi bir filmde bir ana arketip (Mutsuz Aşk, Yolculuk, Ölüm vs.) yer alırken Casablanca’da bol keseden hepsi vardı: Mutsuz Aşk, Özveri, Saflık, Kutsal Savaş vs. Eco’nun deyişiyle Casablanca bir film değil, birçok film, bir filmler antolojiydi. Böylesi bir sonsuz arketipler dizisi, sinema ve edebiyat kadar tarihten de alınmış mitler silsilesi filmin klişelerden ibaret görüntüsünü örtbas ettiği gibi her kesimden seyircinin de filmle kendisine ait bir şeyleri bulabileceği bir yakınlık kurmasını sağlıyordu.

Mayıs ayının sonunda başlayıp Haziran 2013’ünde Türkiye’nin -dahası dünyanın da- gündemini belirleyen Gezi Parkı eylemleriyle Casablanca arasında bir yakınlık kurma denemesi yapabilir miyiz? Eco’nun metniyle koşut biçimde gidelim ve -ne siyaset bilimci ne de gazeteci olduğumuzdan- “nasıl yapıldığını unutup” olayların bize ne gösterdiğine bakalım.

27 Mayıs tarihinde Gezi Parkı’ndaki duvarın yıkılması ve birkaç ağacın -tekrar dikilmek üzere- sökülmesi üzerine duruma karşı çıkan Taksim Dayanışması Gezi Parkı’na yerleşti ve durumu protesto etti. Ertesi gün eylemcilerin sayısı arttı; eylemciler yıkım çalışmalarına müdahele etti; bu müdahale üzerine polis ve zabıta devreye girdi; “orantısız güç” kullanımıyla birlikte durum alev aldı, duruma itiraz edenler Gezi Parkı’na aktı, protestolar Gezi Parkı’ndaki çalışmalardan çıkıp polisin müdahalesine, daha sonrasındaysa “hükümetin istifasına” karşı çıkmaya başladı ve azala çoğala bir ay boyunca devam edecek bir eylemler silsilesi ortaya çıktı.

Olayın “sinopsisi” bundan ibaret. Oysa daha baştan itibaren Eco’nun Casablanca’ya dair yazdığı yazıdaki gibi klişeler, arketipler, mitsel imgeler kümesi giriverdi devreye: Taksim gibi “kozmopolit” bir yerde, çevrecilik gibi “şehirli” bir hassasiyetle başladı her şey. Olayların ikinci gün sinemacı, solcu ve BDP’li Sırrı Süreyya Önder iş makinelerinin altına girdi; meşhur kırmızılı kızın fotoğrafı çekildi, “sosyal medya” hareketlendi; “hayat tarzlarına müdahale edilmesine” karşı çıkan Beyaz Türklerden “endişeli modernlere”, “gerici” hükümetin yıkılmasını isteyen Kemalistlerden legal-illegal sol örgütelere, sinema ve televizyon dünyasının -hatta sosyetenin- ünlü isimlerinden anti-kapitalist müslümanlara, her şeye öfkelenen üniversitelilerden Kürtlere kadar birçok kimlik kendini Gezi Parkı’na attı.

David Lynch Kemalist Olursa

Böylesi bir çeşitlilikle birlikte bir gerçekleşen-hayaller-silsilesi de devreye girdi tabii: Namaz kılan müslümanları kollayan komünistler, Kemalistlerle el ele veren Kürtler, ezeli rakip olan futbol takımlarının omuz omuza vermesi, “dans edemediğim devrime devrim demem” diyenler, V for Vendetta maskesi, kapitalizmin hıncını Gezi Parkı’nda giderenler, tekrar gündeme gelen sol gruplar; hükümetin istifa etme ihtimali, “yoksa bu devrim mi!” sevinçleri… Türk solunun kendi fantezilerinde bile görmeyi hayal edemediği bir arketipler ve mitler bütünü.

Sözün düştüğü, imajın hâkim olduğu bir çağda görüntünün gücü de kendini ortaya koyuyordu elbette: Biber gazı yiyen veya TOMA’ya karşı göğüs geren genç kız; Gezi Parkı’nın danslı-eğlenceli kömün hayatı; sosyal medyayı kullanan, çoğu üniversiteli zeki, komik ve “bağzı” şeylere karşı çıkan gençler; eylemlere destek veren sanat dünyası, yabancı basının “aşırı” ilgisi, “küçücük bir daireden” yaptığı yayıncılıkla ana akım medyayı mahçup eden televizyon kanalları; internetten dalga dalga yayılan özgürlük söylemi… Süleyman Demirel siyasette etkin biri olmaya devam etseydi muhtemelen elini kaldırıp bir zamanlar dediği gibi “İşte Çağdaş Türkiye!” diye haykırırdı. Gerçi şimdi David Lynch’e “Türkiye Laiktir Laik Kalacak” dedirtiyorlar!

Ama “her şeyin” iç içe olması, olan biteni seyreden kara kalabalıklarda “biz bu filmi daha önce görmüştük” duygusu yarattı sonra: Eylemin başlangıç tarihi -tesadüf bile olsa- 27 Mayıs’tı, eylemin öncüleri uzlaşma çabalarını, reddetmekle kalmayıp “hükümetin istifasını” isteyen “eski tüfeklerdi”, “meselenin ağaç olmadığını” söyleyen tiyatro oyuncusu Deniz Gezmiş kadar yakışıklıydı, 28 Şubat’ın üzerinden şu kadar yıl daha geçmemişken tencere tava sesleri sokaklarda yükseldi, başörtülülere yönelik saldırı ve tacizler başladı, “özgürlük ve devrim” seslerinin yerini “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganı aldı; sosyal medyanın “dürüstlüğüne halel getiren” haberler çoğalmaya başlarken Vendetta görselleri yavaş yavaş Atatürk resimleriyle yer değiştirdi; bugüne kadar kandillere “bidat” diyenler Miraç Kandili’nde saf tuttu, Cindoruk, Alemdaroğlu Zekeriya Beyaz bir görünür gibi oldu; Perinçek Silivri’den “şanlı devrimi” selamladı, iş dünyası kendini “çapulcu” ilân etti, “demokrasi sandıktan ibaret değildir” söylemleri hızlandı; Hürriyet Gazetesi’nde “İşte Gezi Modası” sayfaları yayınlandı…

Eylemlere katılan ve durumun bu hale gelmesinden hoşnut olmayan kesimler vardır elbette; buna benzer yazılar da hoşlarına gitmiyordur muhtemelen. Gezi’deki “devrimci direniş”i Çağdaş Türkiye’yle irtibatlandırmanın acımasızca olduğunu düşünebilirler ama parkta “direnen” ve kendilerini her türlü ideolojiden azade gören gençlerin -hâlen- Kemalist eğitimin çarklarından geçtiklerini unutmamak gerekir. Hükümetin faşist olduğunu ve hükümete karşı omuz omuza mücadele vermeleri gerektiğini söyleyenlerin faşizmin etrafında toplanıveren işçi örgütlenmeleriyle işveren gruplarını, sol örgütlerle “çokuluslu şirketleri”, hadi marksist tabirle söyleyelim, işçilerle işverenlerin işbirliği içinde oldukları “korporasyonları” gözden kaçırmamaları gerekir.

Share.

About Author

1978 yılında Almanya'da doğdu. Düşler, Kaşgar, Granada gibi dergilerde hikâyeleri, Virgül, Mostar gibi dergilerde edebiyat yazıları yayınlandı. 2011 yılından beri Hayal Perdesi sinema dergisinin editörlüğünü yapıyor.

Leave A Reply