Demokrasi ama kime?

0

Demokrasinin kendisine verdiği çevresel hakları kullanıp, demokrasinin temeli olan seçilmiş iktidarı ise sadece ‘kaygılar’ından dolayı istememek tamamen demokrasiye aykırı ve kökünde Kemalizm mirası yatan bir anlayışın ürünüdür.

Türkiye’de demokratikleşme süreci Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devam ediyor. Peki, bu süreçte ne kadar yol alınabildi? Hatırı sayılır bir derecede yol alındığını belirtmeden konuya başlamak haksızlık olur. Ancak Türkiye’deki demokrasinin herkesi kapsadığı konusu tartışmalı olarak hâlâ önümüzde aşikâr bir şekilde duruyor. Zira demokrasinin sadece Kemalist ideoloji sahipleri için istendiğini düşünüyorum. Bu sebepledir ki, günümüz Türkiye’sinde var olan sorunların özünü, hâlâ varlığını sürdüren “bir kesim için demokrasi isteme” anlayışı oluşturuyor.

Kemalist ideoloji ve hegemonya

Kemalist ideoloji, Cumhuriyet’in mücadelesini verirken hiçbir din ve etnik unsur ayrımı yapmazken, 1924’ten itibaren Türk milliyetçi ve seküler anlayışını ‘muasır medeniyetler’ seviyesine çıkmak adına devletin temeline yerleştirince, bu ideoloji sahiplerinin kendilerince rasyonalize ettikleri demokrasi “Türk” siyasi hayatına girmiş oldu. Varlıkları resmen ve fiilen inkâr edilen diğer etnik unsurlar ve dindar kesim siyasi hayattan tamamen tasfiye edilirken, hesapta demokrasi isteyen Kemalist zihniyet ortaya çıkan her demokrasi talebini kendi demokrasilerine uygun olmadığı ve hatta kendi demokrasilerini yıkmak istediklerini ileri sürerek acımasız bir şekilde bastırdı. Bu tek-tipçi, pozitivist ve Türk milliyetçisi ortak paydalarında Türkiye toplumunu homojenleştirmeye çalışan Kemalist rejim, tüm baskılara rağmen varlığını devam ettiren ve Batı modernizmine alternatif üretebilecek Kürt milliyetçiliğini ve İslami kesimi anti-demokratik veya modern olmama argümanı ile demokrasi dışına itti ve onların demokrasi taleplerini neredeyse yoksaydı.

Kemalist zihniyetin, Gramsci’nin hegemonya teorisine tam anlamıyla uyan bir yöntemle, Türkiye’yi oluşturan tüm resmi kurum ve kuruluşlara, bürokrasiye, yargıya ve medyaya hegemonyasını empoze etmesi, bugün neredeyse Türkiye’deki tüm sorunların kaynağını oluşturan Kemalist mirası ortaya çıkardı. Bu zihniyet dönem dönem o kadar ileriye gitti ki, “şalvar” giyen insanların başkent Ankara’nın Ulus semtine girmesine bile izin vermedi. Peki neden? Çünkü şalvar, Kemalist anlayışın öngördüğü modernizme uygun olmayan bir giysiydi. Sadece Kürtlerin veya Türklerin o zaman ki giyim tarzı olmanın ötesinde Anadolu kültürünün bir göstergesi ve parçası olan “şalvarı” bile kabul etmeyen Kemalist zihniyetin mirası bugün nasıl olur da örneğin başörtüsünü kabul edebilir? Bu konuda düzinelerce hatta binlerce örnek vermek mümkün olmasına rağmen bu kadarı ile yetinip artık günümüze gelelim.

Kemalizm ve demokrasi

Kemalist zihniyetin bastırmaya çalıştığı dindar kesimi öyle veya böyle temsil eden AK Parti son 10 yıldır iktidarda ve yine Kemalist zihniyetin resmen yok saydığı Kürt-merkezli siyaset yapan BDP, ana muhalefet partisi CHP ve takipçisi MHP’den daha aktif ve belirleyici bir şekilde Türkiye’nin siyasetini yönlendiriyor. Peki, nasıl oldu da hegemonyasını devletin ve onu yöneten bürokrasi ve medyanın her zerresine kadar işletmiş olan Kemalist rejim bu kadar zayıfladı? Her ne kadar bu sorunun cevabına ‘demokrasi’ sayesinde demek istemesem de, evet öyle, demokrasi sayesinde. Bu arada gelecek eleştirilere şimdiden cevap vermek namına şunu ifade edeyim: Ben bir akademisyen olarak demokrasiye inanmıyorum veya daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse, demokrasiye tapmıyorum ve özgürlükperest değilim. Demokrasi, sadece güçlü olanın adaletli hükmetmesi için kullanılan bir siyasi rejimdir. Hakkı ve hukuku, içerisinde doğal olarak barındıran ve yönetim sitemlerinin en mükemmeli değildir. Tabiî bu benim düşüncem ve eminim ki, bunun tam aksini düşünen her kesimden sayısız insan vardır. Maalesef bu kişiler de iddia ettikleri demokrasinin bir gereği olarak düşünceme saygı göstermeliler değil mi? Yoksa böyle düşünmek Anayasa’nın veya ‘Gezi’nin ruhuna aykırı mı?

Gezi ruhu hangi mirasın ürünü?

Bu vesileyle Gezi olaylarına gelmiş olalım… Gezi olaylarında ağaçları arkasına alanların konuyu ‘Hükümet istifa’ya getirmesi ve demokrasinin onlara verdiği çevresel hakları kullanıp demokrasinin temeli olan seçilmiş iktidarı sadece ‘kaygılar’ından dolayı istememesi tamamen demokrasiye aykırı ve kökünde Kemalizm mirası yatan bir anlayışın ürünüdür. Bu anlayışın günümüz yansıması ve siyasi şemsiyesi anti-AKP’ciliktir. Bu durum, Kemalizm’in kutsal koruyucusundan yoksun bırakılmasının bir sonucudur. Kemalist zihniyeti kutsayıp korumak ve kollamakla görevli olan ‘Türk ordusu’ndaki Kemalist zihniyet, Ergenekon vb. davalarla zayıflatılıp etkisizleştirilince ve de bu mirasın sahibi olduğunu aleni bir şekilde ifade eden Atatürk’ün partisi CHP de yüzde 20’de tıkanınca Kemalist zihniyeti koruma görevi medya ve tüm halkı temsil ettiğini söylenen Gezi toplumuna ve sanatçılarına kaldı tabiî ki…

Gel gelelim, neden böyle düşündüğüme değinecek olursam; yıllarca baskı altında kalan, dindar diye horlanan ve Kemalist modernizmine uygun olmadıkları için ‘gerici’ olarak yaftalanan kesim son on yıllık iktidarında öyle bir ortam yarattı ki, bu durum, Kemalist mirasçılar arasında kendi hayat tarzlarına müdahale edilmesi kaygısı oluşturdu. Gezi’nin biraz dışına çıkıp su soruyu soralım: 80 yıldır fiilen baskı altında tutulan kesim son on yıldır fiilen veya yasal olarak herhangi bir baskı kurmamışken, nasıl oluyor da Gezi ruhuna sahip olanlar kaygılanıyorlar? Çünkü AK Parti’nin kendileri gibi olacağını düşünüyorlar. Kendilerinden olmayanı resmen ve fiilen yok sayma kültürü iliklerine kadar işlemiş olan Gezi kesimi, AK Parti’nin mini etek giymeyi, Gezi parkında öpüşmeyi, sahilde bikini giymeyi, başı açık üniversiteye girmeyi, Nutuk okumayı, içki içmeyi yasaklayacağını düşünüyorlar ve bundan korkuyorlar. Kim bilir belki de her yerde içki içilmesini yasaklayıp, bunun üzerine de meyhaneleri kapatıp ve belki de günde en az bir kez camiye gitmeyi ve Anıtkabir yerine Kâbe’yi ziyaret ettireceğini düşünüyorlar. Bunun sebebi ise, bundan önce kendilerinin, kendilerinden olmayanlara neler yaptıklarını ayne’l-yakin olarak bilmeleri. Eğer bunlardan endişelenmiyorlarsa neyden kaygılanıyorlar? Bunun izahını yapmak zorundalar.

Buna rağmen, yasal açıdan emniyet güçleri dâhil her türlü imkâna sahip olan AK Parti günlerce bir parkın işgaline, ağaçların arkasına saklananların Tayyip Erdoğan’ın şahsına ve ailesine sövülmesine, Başbakanlık binasını ve şahsi ikametini işgal etme girişiminde bulunulmasına müsaade etti. Bu bir lütuf değil, demokratik hakkımız diyorsanız, tabiî ki yapacak bir şey yok. Tam bu cevabı verince de, sadece kendinize demokrasi istediğinizin kesin kanıtını ortaya koymuş olmuyor musunuz? İşin belli başlı merkezler tarafından maddi ve manevi ve de içkisel, gıdasal, yağmurluksal, çadırsal, sığınaksal ve revirsel açıdan desteklenmesine hiç girmiyorum bile…

Tekçi militarist anlayış ve Ergenekon davası

Öte yandan, Ergenekon davasına değinmekte de yarar var. Ergenekon, aslında yargılanan kişilerin isim ve konumları açısından değerlendirilebilecek bir dava değil; bilakis tekçi militarist bir anlayışın yargılandığı bir dava olarak değerlendirilmelidir. Kişiler ve kurumlar üzerinden yapılan değerlendirmelerin neredeyse hepsi, davayı ne kadar itibarsızlaştırabiliriz ve Kemalist zihniyetin koruyucusu olan militarist devlet anlayışını daha ne kadar ayakta tutabiliriz çabalarının bir ürünü olageldi. İlker Başbuğ üzerinden mahkemenin kararlarını eleştirenler, aslında Kemalist zihniyeti koruma namına yapılan 1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat darbelerinin generallerini de dolaylı yoldan meşru göstermiş olmaktadırlar. Gerçi hâlâ geçmiş tüm darbeleri meşru gören zihniyetler hattı zatında rahmetlerine kavuşmuş değiller ama en azından “biz kaç kişiyiz?” sorusuna güzel bir cevap almaktadırlar. Gezi ruhunu savunanlar ve Ergenekon davasının kararlarını eleştirenlerin neredeyse aynı kaynaktan çıkmışçasına siyam ikizleri gibi argümanlar geliştirmesi ise sanırım tesadüf değildir.

Demokrasiyi ‘Allah vergisi hak’ görenler

O halde, Kemalist zihniyeti koruma ve kollama göreviyle siyasi iktidarları baskı altında tutup hem Kürt sorununda militarist ve güvenlikçi bir yaklaşımı bırakmamak için can atanlar hem de dindarları ‘şeriatçı’ diye nitelendirip demokrasiye tehlike olarak gösterenler, Türkiye’nin demokrasiyi hak etmediğini düşündükleri kesimlerine çektirdiklerini gayet meşru ve hatta olması gereken olarak görmektedirler. Bu şartlar altında demokrasi, yine Kemalist mirasına sahip çıkan siyasi partilerin, medya gruplarının, sözde entelektüeller ve aydınlanmış sanatçıların Allah vergisi hakları iken, diğer kesimlere “bir şeyin ali’ûl âla’sı nasıl olur”u gösterircesine çektirdikleri çileler yine onların demokrasi anlayışının bir göstergesi olmaktadır.

Velhasıl kelam bugün Türkiye’nin temel sorunu, demokrasiyi sadece kendisine layık gören Kemalist zihniyetin imtiyazlı mirasçılarıdır. Ve bu mirasçılar, ne kadar mantık dışı olsa da, bulabildikleri tüm ağaçların arkasından Türkiye toplumuna anti-AKP’cilik pazarlamaya çalışıyorlar. Bunu, halkı meydanlara değil sokaklara çağırarak yapmaya çalışıyorlar. İşte bu azınlık ve tabiri caizse azgın mirasçılar, yine mirasçı akrabalarını kullanarak yeniden ortaya çıkmaya ant içmişe benziyorlar ve bu yüzden hiç duracak gibi değiller.

Share.

About Author

Yeditepe Üniversitesinde lisans, SOAS’ta yüksek lisans, Exeter Üniversitesinde doktorasını tamamladı. Adıyaman Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu YÖnetimi bölümünde öğretim üyesi olan Yrd.Doç.Dr. Rahman Dağ, aynı zamanda CESRAN Türkiye Masası Araştırma Direktörüdür.

Leave A Reply