“Güneydoğu’da olağanüstü bir rahatlama var”

0

Akil İnsanlar Komisyonu Güneydoğu Heyeti Başkanı Yılmaz Ensaroğlu, heyetin ilk hafta izlenimlerini ve bundan sonra yapacakları çalışmaları Yeni Türkiye’ye anlattı.

Kürt meselesine kalıcı çözüm üretmek için başlatılan ‘2013 Çözüm Süreci’, Akil İnsanlar Komisyonu’nun hükümet tarafından kurulmasıyla daha da hız kazandı. Türkiye’nin 7 farklı bölgesinde görev yapacak 63 ismin yer aldığı Komisyon, ülke genelinde çalışmalarına başladı. Komisyon’un Güneydoğu Heyeti ilk toplantısını 10 Nisan’da Diyarbakır’da gerçekleştirirken, heyetin yaptığı çalışmalar, bölgenin hassasiyeti nedeniyle kamuoyu tarafından yoğun bir ilgiyle karşılanıyor. Geride kalan haftada yapılan çalışmaları, heyet ve çözüm sürecine dair bölgedeki yaklaşımları, heyetin ilk izlenimlerini ve bundan sonraki iki aylık sürede ne tür çalışmalarda bulunacağını Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları (SETA) Vakfı İnsan Hakları ve Hukuk Direktörü ve Akil İnsanlar Güneydoğu Komitesi Başkanı Yılmaz Ensaroğlu, Yeni Türkiye için değerlendirdi.

Akil İnsanlar Komisyonu henüz çok yeni bir oluşum. Kısaca bu komisyonun misyonunu değerlendirebilir misiniz?

Akil İnsanlar Heyeti oluşturulurken, diğer ülkelerde yapılan uygulamaların tersine ya da onların dışında bizim heyete nevi şahsına münhasır bir misyon biçildi. Bu misyon, daha çok sürece dair kamuoyunun düşüncesini, tepkisini, değerlendirmelerini almayı, yani kalıcı bir çözüm için hükümetin hangi adımları atması gerektiğini milletle beraber belirleyebilmeyi amaç ediniyor. Bir başka ifadeyle, farklı kesimlerden, siyasi eğilimlerden, toplumsal çevrelere mensup insanlardan oluşan kalabalık bir grubu Türkiye’nin dört bir yanına dağıtarak, onlardan deyim yerindeyse bir ara rol üstlenmeleri istendi. Ve bu komisyonlar da, gittikleri yerlerde daha çok oradaki insanların düşüncelerini, endişelerini, taleplerini derleyip tasnif ederek, ardından da raporlayarak, bunları politikalara dönüştürebilirlerse politika önerileri hazırlayarak hükümete sunmuş olacaklar.

y1

Komisyon’un Güneydoğu Komitesi olarak geride kalan bir haftada hangi çalışmalarda bulundunuz?

Biz, Güneydoğu Komitesi olarak ilk başta Diyarbakır’a gittik. Diyarbakır’da kendimize, “Bölgesel spesifik stratejimiz, hedefimiz ve işlevimiz ne olmalı?” diyerek, deyim yerindeyse mini bir slot analizi yapıp, misyon belirlemeye çalıştık. Bu çerçevede de, “olabildiğince toplumun farklı kesimlerine ulaşalım, görüşmelerde, toplantılarda kendimiz olarak bir pozisyon takınmayalım, farklı kesimleri dinleyelim” dedik. “Herhangi bir kesim ‘bizi dinlemediler, bize kulak vermediler, bizi kaale almadılar’ demesin” dedik. Ve en azından, “Güneydoğu insanının, Diyarbakır insanının düşüncelerini, önerilerini, kaygılarını, taleplerini alıp, bunları politikalara dönüştürmeye gayret edelim” diye düşündük. Bu çerçevede de Diyarbakır’da bütün siyasi partileri ziyaret ettik, farklı meslek kuruluşlarıyla, aydınlarla, entelektüellerle, genel kanaat önderleriyle, geleneksel dini cemaat önderleriyle, gayrimüslim cemaatlerin temsilcileriyle değişik vesilelerle buluştuk. Halk toplantıları yaptık, sokakta gezdik, halkla esnafla rastgele sohbetler yaptık, çay ocaklarında, kahvehanelerde oturduk.

“TOPLUMA DAİR BİR ÖNYARGI GÖRMEMEK ÜMİT VERİCİ”

Genel olarak nasıl bir tabloyla karşılaştınız?

Genel olarak gördüğümüz şu oldu: Çözüm sürecine yönelik herkeste çok ciddi, çok güçlü bir destek var. Tedirginlikler olmakla birlikte büyük bir umut var. Herkes bu kez sorunun kalıcı olarak çözüme kavuşturulacağına dair daha umutlu. Ancak çok politize olmuş, ideolojik örgütlenmelerin içerisinde olan kesimlerde Türkiye’nin diğer bölgelerinde sorulan sorunun tam tersi olarak şu soru var: “Biz ne aldık da çekiliyoruz, çekileceğiz?” Çözüm sürecinin arka planını bilmedikleri için, o boyutuna dair yapılan spekülasyonlar var. Ama insanlar bunu her yerde, çok fazla, yüksek sesle dillendirmiyorlar. Yani orada kuşkulu, kaygılı bir tutum sergileyenler var, ama dediğim gibi, bu çok örgütlü, çok politize kesimlerle sınırlı. Geniş halk kitlelerinde yer yer sivil insanların görüşlerine başvurduğunuz zaman, onların ağzından bu tür şeyler duymuyorsunuz. Hemen hemen hepsinde, politik, apolitik bütün insanlarda benim en çok memnun olduğum bir gözlem şu oldu: Topluma dair bir önyargı, olumsuz bir düşünce, kalpte bir kırgınlık yok. Herkes kendisini bu ülkenin, bu toplumun bir parçası olarak görüyor. Öyle ayrılma, ayrı bir devlet olma gibi ya da ayrı bir coğrafi özerklik gibi bir talep, bir düşünce yok insanların aklında.

“İNSANLAR KARŞILANAMAYACAK TALEPLERLE GELMİYOR”

Bu neden kaynaklanıyor sizce?

Çünkü Türkiye’deki Kürtlerin Irak, Suriye ve İran’a nazaran daha farklı bir dağılım içerisinde olduklarını, İstanbul’da yaşayan Kürt sayısının Diyarbakır’da yaşayandan daha fazla olduğunu biliyorlar. Her bir ailenin bu taraflarda olan bir parçası var. Yani anne, baba orada, çocuklar burada. Ya da her bir ailede mutlaka bir Türk gelin ya da Kürt olmayan damat var. Sosyal ve ekonomik olarak, iş-güç bağlamında, ticari bakımdan epeyce bir entegre olmuş oldukları için, kimse sadece Diyarbakır’ı kendi memleketi olarak görüp Ankara ya da İstanbul’u bir başka ülke gibi görmüyor. Dolayısıyla bu memnuniyet verici bir durum. Topluma dair en küçük bir sorun yok, hatta bunun tersini özellikle vurgulama ihtiyacı duyuyorlar. “Biz sadece Kürt’üz. Devlet yıllardan beri bizim varlığımızı inkâr etti, dilimizi yasakladı, isimlerimizi değiştirdi. Bizi biz olarak tanımlasın. Kürt olarak tanımasını, bizim de kendi anadilimizi kullanmamızı, çocuklarımızın da kendi anadillerinde eğitim almasını sağlamasını istiyoruz.” diyorlar. Yani, vatandaşlık tanımında kendi farklı varlıklarının göz önünde bulundurulması ve özellikle de kendilerinin seçtiği insanlar tarafından yönetilmek gibi bir talep var ki, “Nedir bununla kastettiğiniz?” diye sorduğunuzda da, söylediği şey ağırlıklı olarak aslında merkezi yönetimin etkilerinin bir miktar yerel yönetimlere devredilmesinden ibaret. Yani, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, güçlü yerel yönetimlerle demokrasinin güçlendirilmesi gibi karşılanabilecek talepler dışında ciddi bir problem görmüyorsunuz.

“PKK’NIN SİLAHLARI SUSTURMASI YÜZLERİ GÜLDÜRMÜŞ”

Bu umutlu havaya rağmen, sürecin fay hatları diyebileceğimiz hatları var mı? Bu konuda değerlendirmeniz nedir?

Süreçte fay hattı bağlamında en kritik durum, bu aşamada PKK’nın silahları susturmuş olması, çatışmaması. Bu, herkesin yüzünü güldürmüş. Bunu çok bariz hissediyorsunuz. İnsanlar gergin değiller. Gergin olanlar yalnızca örgütlü kesimler içinde. Ama orada da herkes aynı gerginlik içerisinde değil. Mesela görüştüğümüz bir beyefendi bana aynen şunu söyledi: “Yıllarca aradan sonra benim karım gülmeye başladı. Yıllardan beri benim oğlum dağda idi, şimdi artık evlilik planları yapıyor. Annesine bu mutlu haberi veriyor.” Yine bir başkası, “Bizim hanım bu kadar aradan sonra dolma yapmaya başladı” diyor. Niye? Çünkü oğlu dolmayı sevdiği için… Ama yıllardan beri oğlu evde olmadığı için dolma yapmıyormuş. Dolayısıyla bir kere insanların yüzü gülüyor. Bunu çok bariz söyleyebiliriz. Ha, bunun altında yatan tedirginlik ne? Biz burada özellikle PKK’nın silahlı unsurları sınır dışına çekilsin, yurtdışına çıksın diyoruz. Bu, terörle mücadele ya da güvenlik kaygılarının giderilmesi açısından küçümsenemeyecek bir husus. İnsanlar bir daha silahların patlamayacağından, kurşunların sıkılmayacağından emin olmak istiyorlar. Bundan devlet de, hükümet de emin olmak istiyor; sonrasında kalıcı, köklü birtakım demokratik reformları yapabilmek için… Ama bizim sınır dışına çekilsin dediğimiz insanlar, oradaki insanların çocukları. Orada şöyle bir psikoloji var: 1999 yılında da bu oldu, çekilmeye karar verdiler, çekildiler, çekilirken vuruldular. 500 kişi öldü. Bu hafızalarında muazzam bir yer etmiş. Dolayısıyla çekilme, sınır dışına çıkma halinde böyle bir operasyonun olmayacağından emin olmak istiyorlar. Tedirginlik hususlarından en önemlisi bu. Daha derin dehlizlerde politika yapan aktörler, “Neyin karşılığında çekilecek bu insanlar?” sorusunu soruyorlar ama sıradan vatandaşı, sınır dışına çekilme sırasında çocuklarının operasyona maruz kalıp kalmayacağı daha çok ilgilendiriyor.

Kamuoyunda da sıkça tartışılan ‘geri çekilmenin nasıl olacağına’ dair sizin de komisyon olarak öneri(leri)niz var mı?

Hayır, biz o konulara girmedik doğrusu. Bizim görev alanımız içerisine de girmiyor çünkü. Bunlar böyle alenen halkla birlikte yürütülecek süreçler değil. Çatışma çözümü süreçlerinin bir kamuoyuna açık yanı var bir de tamamen gizli saklı, kapalı kapılar ardında yürütülmesi gereken tarafları var. En azından güvenlik gerekçesiyle böyle yürütülmesi gereken boyutları var. Bu, bir bakıma ona tekabül ediyor. Bizim gibi herhangi bir yetkisi olmayan, yaptırım gücü sadece toplumun nabzını tutmak, toplumun talep ve beklentilerini, endişe ve kaygılarını derleyip toplayıp tasnif ederek, yapabiliyorsa politikalara dönüştürerek karar alıcılara ve genel kamuoyuna sunmaya aracılık edecek bir heyetin boyunu aşan konular bunlar. Yani bizim üstesinden gelebileceğimiz şeyler değil. Tabiî bunlar için yarın başka üçüncü mekanizmalar oluşturulabilir elbette. Ama hali hazırda mevcut durumda Akil İnsanlardan böyle bir şey beklememek gerekiyor bence.

“KORUCULAR, ‘BİZİM HALİMİZ NE OLACAK?’ DİYOR”

Olayın bir de korucular boyutu var…

Evet, korucularda ve ailelerinde de farklı bir tedirginlik var. “Biz elimize silah aldık, yıllarca silah taşıdık, bu örgütle savaştık. Şimdi bunlar çekildiği zaman biz ne olacağız? Devlet yöneticileri Ankara’da ama biz bu insanlarla yüz yüzeyiz. Burada birçok insan bizi babalarının, çocuklarının katili gibi görüyor. Bizi barıştırmayacak mısınız? Bizim halimiz ne olacak?” diyorlar. “Bizim halimiz ne olacak?” sorusunu da iki türlü anlamak gerekiyor. Birincisi, örneğin 20 yaşında koruculuğa başlamış insanlar şu anda 50-55 yaşındalar. 30-35 yıl boyunca koruculuk dışında bir iş yapmamış bu insanlar. Bu saatten sonra nasıl istihdam edilecekler, geçimlerini nasıl sağlayacaklar? Silah bırakmaları gerekiyor. Silahı bırakınca kendilerinin can güvenliği ne olacak? Dolayısıyla hem kendileriyle PKK’lılar ve PKK tabanının barıştırılması gibi bir vakıa, kaygı, tedirginlik hem de bir beklenti var.

Meselenin bu boyutuna yönelik bir çalışmanız olacak mı?

Tabiî. Biz, bundan sonra gideceğimiz illerde korucularımızla özellikle görüşeceğiz. Korucular ve koruculuk meselesi ayrı bir problem. Yani siz bir taraftan PKK’nın silahlı unsurlarının silahlarını bırakmalarını isterken, bunlara karşı bir önlem olarak geliştirdiğiniz ve genişlettiğiniz, neredeyse sayısı 100 bini bulmuş korucuları, koruculuk meselesini yok farz edemezsiniz. Buna dair bir politika geliştirmeniz ve çok da gecikmeden uygulamaya sokmanız lazım ki, bunlar, ‘güven artırıcı önlemler’ dediğimiz paket içerisine giriyor. Çünkü ortada ciddi bir güven problemi var. İnsanların, Sayın Başbakan’a karşı ciddi bir güvenleri var. “Meseleyi çözerse ancak o çözer” diyorlarsa da, Türkiye Cumhuriyeti tarihi içerisinde yaşadıkları süreçte edindikleri tecrübelerden ve on yıllık AK Parti iktidarından kendilerince çıkardıkları dersler var. Ciddi bir güvensizlik problemi de var. O güvensizlik meselesini aşmak için koruculuk meselesi de el atılması gereken hususlardan biri.

Bir diğer husus ise, “PKK’lılar sınır dışına çekildikten sonra ne olacak?” sorusunun cevabı. Örgütün içerisinde elleri suça, silaha karışmamış olanların geri gelmesi ve toplum hayatına karışmalarının sağlanması normalde öngörülüyor. Bunların da, korucuların da, toplumun da, yani herkesin ciddi bir rehabilitasyona ihtiyacı var. Çünkü orada örgütün elinden acı çeken, ciddi acılar yaşamış insanlar var. Asker ve şehit aileleri var. Ya da eşini, çocuğunu dağda kaybetmiş veya eşi, çocuğu yıllardır cezaevinde olan insanlar var. Her görüştüğünüz insanın, insanı gerçekten travmaya sokan acıları, trajedileri var. Bu insanlar acılarının yaslarını dahi henüz tutmamışlar. Ve bu yüzden meseleye uzun soluklu bakmak, bir taraftan helalleşmeyi, diğer taraftan ise kimi vakıalar için hesaplaşmayı, yüzleşmeyi ve o yası tutulmamış acılar noktasında insanların yaslarını tutmalarını ve psikolojilerinin rahatlamasını sağlamak gerekiyor. Dolayısıyla, tüm bunların toplamında bir dizi fay hattından bahsedilebilir belki…

DEMOKRATİK REFORMLAR TOPLUMU DAHA DA RAHATLATIR

Komisyon olarak bundan sonraki adımlarınız neler olacak ve bu iki aylık süreç sonunda ortaya nelerin çıkacağını düşünüyorsunuz?

Nesnel bilgilere dayanarak söylemiyorum ama bu iki aylık süre için kişisel öngörüm şu: Birincisi, hamdolsun bir süreden beri artık silahlar patlamıyor ve ölüm haberi almıyoruz. Bu, Türkiye genelinde ciddi bir biçimde rahatlamaya yol açmış durumda. Bu arada eğer sınır dışına çekilmeler de başlarsa -ki son gelişmelere bakarsak, o da bugün yarın başlayacak gibi gözüküyor-, bu komisyonlar yaklaşık iki ay boyunca Türkiye genelinde ülkenin nabzını tutmuş olacak. Sonrasında da, bu komisyonlardan hükümetin önüne gerçekten ışık tutan, “Toplumun şöyle talebi var, böyle beklentisi var, şöyle korkusu ya da kaygısı var” gibi tespitler ve çözülmesi gereken hususlar, atılması gereken adımlara dair olabildiğince görüş iletilecek. Ki, Sayın Başbakan, Dolmabahçe toplantısında şunu açıkça söyledi: “Mevcut anayasal düzen sınırları içerisinde gelebilecek her türlü teklife, görüşe, değerlendirmeye, eleştiriye açığız. Yeter ki mevcut düzenlemelere aykırı olan, yapamayacağımız şeyler getirmeyin. Bu da doğru. Dolayısıyla biz bu talebi iyi karşılayabilirsek, sonrasında hükümetin yapacağı reformlarla, demokratikleşme reformlarıyla, hak ve özgürlüklerin genişletilmesiyle, kültürel haklara dair birtakım yeni düzenlemeler yapılmasıyla, özellikle cezaevlerindeki siyasi tutuklulardan elleri silaha, suça bulaşmamış olanların tahliyesi gibi gelişmelerin yaşanmasıyla sürecin toplumda ciddi bir rahatlamaya yol açacağını düşünüyorum. Mevcut durumda ufak tefek sayıda tahliyenin yaşanması ya da bazı belediye başkanlarının, siyasilerin yurtdışına çıkış yasaklarının kaldırılması bile olağanüstü bir rahatlama getirmiş durumda. Bunu hissediyorsunuz insanlarda.

“YARGIDA YENİ PAKETLERE İHTİYAÇ VAR”

Tahliyeler noktasında 4. Yargı Paketi’ne dair çeşitli karşıt görüşler de kamuoyuna yansıdı. Paketle ilgili son düzenlemeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

4. Yargı Paketi bu konuyla birebir ilgili olmasa da, Kürt meselesinin çözümü hususunda yapılması gerekenlere taalluk eden bir-iki madde de yok değil. Esasen bu paket, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının Türkiye aleyhine kararlarının gereklerini karşılamaya yönelik bir paketti. Ancak, Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılan birtakım değişiklikler dolayısıyla, yani sadece yaptığı konuşma veya yazdığı yazıdan ötürü tutuklanmış ya da yargılanan insanların o konuşma ya da metinde şiddete alenen teşvik veya tahrik eden ya da şiddetle tehdit eden unsurlar olmayan sanıkların salıverilmesini gündeme getirdi. Bir ikinci husus, suç ve suçluyu övme ile ilgili maddede yapılan düzenleme “mevcut ve yakın tehlike” kriterini taşımayan suçlarla ilgili tahliyeler getirebilir. Ama ben bunun çok büyük sayılara ulaşacağını sanmıyorum. Çünkü silahlı terör örgütü üyeliği nasıl olur, o üyeliğin kriterleri nelerdir, bunlar hâlâ belirsiz. Ya da mesela, bu açık ve yakın tehlike neden üçüncü açıklamalarına da teşmil edilmedi, bu belirsiz. Aynı şekilde bir başka sorun alanı olan “işkence ile ilgili zamanaşımı”na dair yapılan düzenleme çok olumlu bir gelişme, ama mesela faili meçhullerle, gözaltı kayıplarıyla ilgili zamanaşımı hâlâ sürüyor. Yani işkenceciden zamanaşımını kaldırdık ama alıp götürdüğü insanı öldüren kamu görevlisiyle ilgili zaman aşımı hâlâ sürüyor. Dolayısıyla yasal düzenleme açısından daha fazla iyileştirmeye, yeni paketlere ihtiyaç var.

Share.

About Author

1999 yılında muhabir olarak gazeteciliğe başlayan Şanlı, uzun yıllar çeşitli dergi ve televizyonlarda muhabir olarak çalıştıktan sonra, 2009-2012 yılları arasında kültür-aktüalite dergisi Mostar’da editörlük görevinde bulundu. Biri öykü, diğeri tarihi öykü tarzında iki kitabı bulunmaktadır.

Leave A Reply