İnsan hakları hareketinin dünya gündemi

0

Dünya çapında 164 üye kuruluşun temsilcilerinden oluşan Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu’nun İstanbul’da düzenlenen 38. Kongresi gerek Türkiye gerekse dünyanın diğer bölgelerindeki insan hakları hareketleri açısından önemli konulara ev sahipliği yaptı.

Dünya çapında 164 üye kuruluşun temsilcilerinden oluşan ve dünyanın en eski insan hakları örgütlerinden biri olan Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FIDH) 38. Kongresi’ni 23-27 Mayıs 2013 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirdi. Üç yılda bir düzenlenen Kongre sayesinde Türkiye’den insan hakları üzerine çalışma yürüten 100 kadar sivil toplum örgütü ile dünyadaki hemen hemen tüm ülkelerin birer temsilcisi biraraya geldi. FIDH, Kongre’nin Türkiye’de yapılmasına gerekçe olarak, Türkiye’de yıllarca süren kanlı çatışmalardan sonra, barış müzakerelerinin başlatılmasıyla yeni bir döneme girilmesinin yanı sıra, Türkiye’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yakın zamanda iktidarı üstlenen ve siyasî dönüşüm sürecinde olan ülkeler tarafından yakından izlenmekte olmasını gösterdi.

Kongre’nin ilk iki gününde düzenlenen “Siyasal Dönüşümler ve İnsan Hakları: Deneyimler ve Olası Sorunlar” temalı forumda, “cezasızlığın kaldırılması, adaletin güçlendirilmesi, kurumların ve sivil toplum örgütlerinin desteklenmesi, dinin yeri, kadınların dönüşümün itici gücü olarak rolü, azınlık hakları, ekonomik ve sosyal hakların desteklenmesi, özel şirketlerin ve uluslararası finans kuruluşlarının dönüşümdeki rolü gibi konular tartışıldı. İki günlük forum, dünyanın farklı coğrafyalarında farklı toplumların benzer mücadeleler sergilediklerini bir kez daha gösterdi.

Arap Baharı, insan hakları taleplerini karşılayabilecek mi?

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde işkence, yaşam hakkı ihlalleri gibi alanlarda geçmişe göre olumlu gelişmeler yaşansa da ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı ve mahkûmların koşulları gibi konular başta olmak üzere birçok alanda sıkıntıların devam ettiği görülüyor. Tunus gibi “Arap Baharı”nın yaşandığı ülkelerden gelen hak savunucuları ise daha demokratik bir düzen için başa geçen yeni yönetimlerin bu talepleri karşılamaktan uzak olduğunu ve bu durumun endişe yarattığını ifade ederken, Kongre’nin açılış konuşmacılarından Nobel Barış Ödülü sahibi Şirin Ebadi bu konuyu özellikle vurgulayarak, birçok ülkenin geçiş süreci yaşadığı Ortadoğu’da “bir diktatör devrilirken halkın devrimci veya dini duygularını kullanarak başka bir diktatöre destek verilmemesi” gerektiğini vurguladı.

Küreselleşen sermaye ve insan hakları

Yirminci yüzyıl boyunca darbeler ve diktatörlüklerin baskısı altında yaşayan Latin Amerika ülkelerinin insan hakları savunucuları ise yavaş yavaş yerleşmekte olan demokrasinin kökleşmesi için her bir bireyin katkısı gerektiğine inanıyorlar. Latin Amerika’da ormanların korunması, yerel toplulukların haklarının sağlanması vb. konularda mücadele eden hak savunucuları ise çok uluslu şirketlerin işlediği ihlallere dikkat çektiler. Kolombiyalı avukat Alirio Uribe, çok uluslu şirketlerin iç savaşın yaşandığı ya da ağır insan hakları ihlallerinin gerçekleştiği ülkelerde (çatışma sonrası geçiş süreci yaşayan kendi ülkesi başta olmak üzere, Latin Amerika’da) yerel toplulukların haklarını çiğnediğini ve insan hakları ihlallerine neden olduğunu ifade ederken, bu iddiaya somut bir örnek Forum’un ikinci günü Şirin Ebadi tarafından dile getirildi. Ebadi, İran’da 2009’da başlayan protesto hareketi sonrası Nokia-Siemens’in İran hükümetine sattığı teknoloji sayesinde muhalefeti gözetleyebilen hükümetin pek çok gazeteciyi cezaevine koyduğunu, başlatılan kampanya sonrası Nokia-Siemens’in bu teknolojiyi bir daha İran’a satmayacağını açıklamak durumunda kaldığını aktardı. Çok uluslu şirketlerin olumsuz etkilerinden kaçınabilmek ve küreselleşen dünyada insan haklarına saygıyı korumak için giderek daha fazla sayıda STK’nın, insan hakları ve ekonomik küreselleşme konusuna odaklandığı vurgulandı.

Latin Amerika’da bu mücadele verilirken, Soğuk Savaş sonrası demokrasiye geçiş sürecindeki Doğu Avrupa ve Orta Asya ülkelerinde ise yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü ihlalleri ön plana çıkıyor. İnsan hakları savunucularının kendi hayatlarını bile korumakta zorlandığı bu ülkelerde “sivil toplum” kavramı iktidarlar için halen kabullenilememiş durumda. Kırgızistan’da son bir yıl içinde 24 insan hakları savunucusunun öldürülmüş olması, bu duruma en açık örnek. Yolsuzluk ve rüşvetin yaygın olduğu bu ülkelerde seçimle işbaşına gelmek adeta demokrasinin tek göstergesi olarak sunuluyor. Bu sadece Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki birtakım ülkeler için değil, Ortadoğu için de geçerli. Yine Ebadi’nin vurguladığı üzere; “Hükümetler meşruiyetlerini yalnızca seçimlerden elde etmezler, aynı zamanda, insan haklarına gösterdikleri saygıyla elde ederler. Bu ikisi birlikte olduğu zaman ancak demokrasi olur.”

Çin’den Güney Afrika’ya, dönüşen insan hakları hareketi

Geçtiğimiz yıllarda dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline gelen Çin’de ise insan hakları mücadelesi bir dönüşüm içinde. İdam cezasının uygulandığı, ifade özgürlüğünü kısıtlandığı bu ülke “komünist” bir rejimle yönetilen bir “Halk Cumhuriyeti” olmasına rağmen, çalışma hayatında önemli ihlallerin yaşandığı bir ülke. 2010’da işçi intiharları ile gündeme gelen ancak herhangi protesto ya da eylemin yapılmasının neredeyse imkânsız olduğu ülkede son 3-4 yıldır ortaya çıkan bir gelişme, Çin Emek Bülteni’nden Cai Chongguo tarafından dile getirildi. Bağımsız sendikaların yasak olduğu ülkede son yıllarda Facebook, YouTube gibi sitelerin yasak olması nedeniyle mikrobloglar aracılığıyla işçilerin iletişime geçtiğini aktaran Chongguo, işçilerin sendika olmadan seçtikleri temsilciler aracılığıyla doğrudan patronla görüşerek toplu sözleşme yaptıklarını, genç kuşağın akıllı telefonları aracılığıyla eylemleri ve grevleri anında görüntüleyip internetten yayabildiklerini ve bu sayede işverenler üzerinde baskı oluşturabildiklerini aktarırken, dünyanın diğer ülkelerinde yaşayan insan hakları savunucularına insan haklarının esamesinin okunmadığı bir ülkede ceberut bir hükümete karşı nasıl mücadele edilebileceğine ilişkin güzel örnekler sunuyor.

Apartheid rejiminin ardından siyasal alanda eşitliği sağlayan Güney Afrika’da ise hak savunucuları toplumsal ve ekonomik alanda giderilemeyen eşitsizliğe vurgu yaparak insan haklarının toplumsal talepler için bir araç olması gerektiğinin altını çiziyorlar. Güney Afrika deneyimi sivil ve siyasi haklar, sosyal ve ekonomik haklar vb. şeklinde insan hakları arasında bir ayrım yapılmaması gerektiğini gösteriyor. Zira Apertheid 1994’te sona ermiş olmasına karşın, gelir dağılımı açısından siyahlar ve beyazlar arasındaki uçurum artarken, işsizlik ve yüksek suç oranı azaltılamamış durumda.

Dünyada demokrasiye geçiş sürecindeki ve gelişmekte olan ülkeler bu sorunlarla mücadele ederken, Avrupa farklı bir kulvarda insan hakları mücadelesini sürdürüyor. Avrupa’daki ekonomik ve mali krizi en derinden yaşayan ülke olan Yunanistan, kriz döneminde toplumun ayrışıp kutuplaşmasının doğurduğu sorunları yaşıyor. İnsan Hakları Helen Birliği Başkan Yardımcısı Dimitris Christopoulos, mali krizin siyasi krizi tetiklediğini ve akabinde aşırı sağın yükselişe geçerek ülkede ırkçılığa dayalı insan hakları ihlallerinin hızla yükseldiğini, mültecilere yönelik saldırıların arttığını aktardıktan sonra “Arap baharı’ndan sonra Güney Avrupa kışı’nın” yaklaşmakta olduğu uyarısını yapıyor. Belçika başta olmak üzere İtalya, Fransa gibi ülkelerde ise Romanlar ve göçebelerin maruz kaldığı ayrımcılık, eğitim ve barınma haklarının kısıtlanması devam ediyor. Kongre’de Avrupa kıtasına ilişkin değerlendirmeler yapılırken sadece Yunanistan’ın yanı sıra İrlanda ve İspanya’da kriz sonrası insan haklarının durumunun ve Romanların maruz kaldığı ayrımcılığın ele alınması ise bir eksiklikti. Her ne kadar dünyanın geri kalanına göre görece ilerlemiş bir demokratik kültüre sahip olsa da, yabancı düşmanlığı, İslamofobi, çocuk istismarı, kadına yönelik şiddet ve mültecilerin maruz kaldığı ihlaller Avrupa’da hemen hemen bütün ülkelerde halen mevcut olan sorunlar.

Kongre gerek Türkiye gerekse dünyanın diğer bölgelerindeki insan hakları hareketi açısından büyük önem taşımakta idi. Zira her örgüt hem kendi ülkesindeki insan hakları sorunlarını dünyanın geri kalanına duyurma imkânı buldu hem de diğer ülkelerde gündemi işgal eden konuları ve çözüm yollarını gördü. Benzer insan hakları problemleri karşısında kullanılan yöntemleri karşılaştırma imkânı bulmak, muazzam bir mali, idari ve bürokratik yapıya sahip devletler ve çok uluslu şirketlere karşı kısıtlı mali ve beşeri kaynaklarla hak mücadelesi yürüten sivil toplum örgütleri açısından paha biçilemez bir fırsat. Gerek Türkiye gerekse dünyanın diğer ülkelerinde hak savunuculuğu yapan kurum ve kişiler bu tür buluşmalarla bilgi ve tecrübe paylaşımlarını arttırarak, bir yandan çözüm yollarını çeşitlendirmeli, diğer yandan küreselleşen dünyada insan haklarını korumak için oluşturulmak istenen ortak dile katkı sunmalı.

Share.

About Author

SETA Hukuk ve İnsan Hakları Direktörlüğünde araştırmacıdır. Lisans ve yüksek lisansını Orta Doğu Teknik Üniversitesi Tarih bölümünde tamamladı. İnsan hakları alanında çeşitli sivil toplum örgütlerinde raportör ve uzman olarak çalıştı. Halen Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi bölümünde doktora çalışmasına devam ediyor.

Leave A Reply