Mavi Altın: Sıra su savaşlarında

0

Dünya bir su sorunu ile karşı karşıya bulunuyor ancak bu sorun otoriterlik ile daha da büyüyor. Despotlar ve diktatörler bu ‘sıvı altın’ı barışı bozmak, güç toplamak ve komşularının haklarını gasp etmek için kullanacaklar.

Dün, uluslar toprak için savaşıyordu. Bugün, çatışmalarımız enerji üzerine. Ve yarın, Brahma Chellaney’e göre savaşlar su yüzünden olacak.

“Mavi su” var, “yeşil su” hatta “sanal su” bile var. Ancak her ne şekilde etiketlenirse etiketlensin su dünyanın en önemli tek kaynağı. Onsuz hayat mümkün değil. Muhtemelen geleceğimizi su belirleyecek.

Ve su kaynakları giderek azalıyor. 20. yüzyılda dünya nüfusu 3,8 kat, su kullanımı ise 9 kat artış gösterdi. Bugün dünya nüfusu yedi milyarı geçerken, insanoğlunun yarısından fazlasının suyun az olduğu bölgelerde yaşadığına şaşırmamak gerekir. Bu rakam önümüzdeki on yıl içerisinde 2/3 oranında artabilir.

Şimdilerde, gezegen sakinlerinin beşte biri yeterli su erişimine sahip değil. Suyun az olması hastalıklara sebep olurken, bir yandan da “küresel anlamda en ciddi ölüm sebebi.” Hâlen, marketlerde satılan şişe suyu, spot piyasasında satılan ham petrolden daha pahalı.

Yemen’in iki milyon nüfuslu Sana kenti eğer yeraltı kaynakları tamamen kurursa bu yüzyıl içerisinde dünyanın ilk “susuz” başkenti olacak ve bu 2025 yılı gibi yakın bir zamanda gerçekleşebilir. Abu Dabi ve Quetta şehirleri de uzmanlara göre yok olabilir. Chellaney, uluslararası camianın on yıl içinde ve bu yüzyılın ortalarında sayıları 200 milyonu bulan “su mültecileri” beklemesi gerektiği uyarısında bulunuyor.

Dolayısıyla Chellaney, “Bırakın ormanlık arazilerin azalmasını, iklim değişikliğini ya da petrolün azalmasını; “mavi altın”ı düşünün” şeklinde bir tavsiyede bulunuyor. Güvenli, ucuz ve kolay erişilebilir suyun altın devri dünyanın büyük bir kısmında artık sona erdi; onun yerine giderek artan talep ve kalite sınırlamalarıyla karşı karşıya bulunuyoruz.

Su, şaşırtıcı şekillerde istikrarsızlığa yol açıyor. Örneğin, Chellaney Arap Baharı’nın su yüzünden meydana geldiğini, en azından büyük bir ihtimalle böyle olduğunu ve “bölgede giderek kötüleşen taze su krizi”nin gıda fiyatlarını artırmasıyla birlikte Arap Baharı’nın tırmanışa geçtiğini ileri sürüyor. Yetersiz su sebebiyle meydana gelen krizler bazen çok daha fazla karmaşık ve ince. Chellaney Su, Barış ve Savaş: Küresel Su Kriziyle Yüzleşme (Water, Peace, and War: Confronting the Global Water Crisis) isimli kitabında, Güney Kore’de su sıkıntısının sürmesi nedeniyle Madagaskar liderinin 2009’da devrildiğinden söz ediliyor ve suyun dünyanın bir köşesinden başka bir köşesine sıkıntıların hızla yayılmasına sebep olabileceği belirtiliyor.

Su kıtlığının gerçek jeopolitik meydan okuyuşu nehirler, göller, kıyı hatları ve buzullarla ilgili – bir nevi su savaşları dizisi – uluslararası rekabet olacak. Chellaney’in adı geçen kitabının “su ve barış arasında dünya genelinde bağlantılar” üzerine bir çalışma olduğunu kaydetmekle birlikte, kitabın büyük bir kısmında su ve çatışma arasındaki bağlantı inceleniyor. “Su siyaseti” giderek artan bir şekilde mücadeleci ve kirli olacak gibi görünüyor.

Bugüne kadar hiçbir modern savaş yalnızca su yüzünden çıkmadı ancak su, Chellaney’e göre, bu savaşların bazılarında bir unsur oldu. Chellaney, örneğin 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın aslında su başlarıyla ilgili bir çekişmeye dayandığını ileri sürüyor ve İsrail’in Ürdün Nehri’ndeki su kaynaklarının kontrolünü ele geçirdiğini, Ariel Sharon’un hatıralarında suyun bu anlaşmazlıktaki rolünü vurguladığını dile getiriyor. Keza, 1965 yılında Hindistan ve Pakistan arasında dağlık Jammu ve Keşmir’de yaşanan çatışmanın da aslında gizli bir su savaşı olduğunu kaydediyor.

Su anlaşmazlığı ciddi boyutta zira nehir bir ülkeden diğerine akarken coğrafî sınırların ötesine geçiyor. Bu şekilde beş kıtada 276 nehir bulunuyor ki, bu toplam akarsu sayısının 3/5’ine karşın geliyor ve göl havzaları 148 ülkeyi birbirinden ayırıyor. Antarktika kıtası hariç en azı 274 yeraltı taze su havzaları ulusal sınırların altında yer alıyor ve bu havzalardan bir kısmı ikiden fazla ülkenin sınırları içinde kalıyor.

Su çekişmeleri giderek artıyor, bu ihtilâfların bir kısmı “sessiz hidrolojik savaş” özelliğini taşıyor. Kaynaklardan herhangi biri üzerinde daha fazla hakkı bulunduğunu ileri süren baskın taraf nedeniyle düşmanlık ve dargınlıklar kaçınılmaz oluyor.

Kitabın özü su anlaşmalarının bir analizi aslında. Birleşmiş Milletler 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana 200’den fazla uluslararası su anlaşması bulunduğunu ileri sürüyor ama Chellaney bu anlaşmaların çoğunun yapı açısından zayıf kaldığını not ediyor. Chellaney aynı zamanda “yaptırım gücü olmayan” anlaşmaların sorun çözme mekanizmalarından yoksun olduğuna hatta izleme kuralları bulunmadığına; dahası birçoğunun kullanıcılar arasında suyun resmen bölünmesine ilişkin herhangi bir şart barındırmadığına ve büyük bir kısmının da ana havza devletlerini içermediğine işaret ediyor.

Hâlen yalnızca 18 anlaşmada özel birtakım şartlara yer veriliyor. Özellikle bu düzenlemelerin hiçbiri bu yüzyılda imzalanmış değil ve çoğu anlaşmanın devamı “ciddi bir su kıtlığı meydana gelmemesi hâlinde” diye şerhe bağlanmış durumda. Dolayısıyla, Chellaney benzer anlaşmaların giderek artan su sıkıntısı dönemlerinde imzalanmasının zor olacağına inanıyor.

Chellaney iyi bir noktaya dikkat çekiyor. 1997’de imzalanan BM Uluslararası Su Yollarının Seyrüsefer Olmaksızın Kullanımı Yasası ‘dünyanın su kanunu’ olmak üzere hazırlanmış ama sıkıntılı… Henüz yürürlüğe girecek ama gerekli olan en az ülke imzasına erişilebilmiş değil. Daha fazla sayıda devlet bu anlaşmayı imzalayıncaya kadar nehirler ve göllerin çoğu herkes için bedava olmaya devam edecek – özelikle suya hasret nüfuslar ve asabî ülke liderleri tarafından.

Chellaney su merkezli ihtilâfın uluslararası tehdit olduğunu kaydediyor ve su sebebiyle meydana gelebilecek bir silâhlı çatışmanın kaçınılmaz olduğunu düşünüyor. Ancak su savaşlarının önlenebilmesi için Chellaney’e göre kuralları olan birtakım işbirlikleri, suyun paylaşımı, kesintisiz veri akımı ve anlaşmazlık çözücü mekanizmalar gerekiyor.

Elbette bu doğru. Ancak anlaşmalar yeterli değil özellikle otoriterliğin suya hasret bir dünyada salgın olduğu dikkate alınırsa…

Konu 1960 tarihli ve “dünyanın en başarılı su anlaşması” olarak bilinen İndus Nehri Anlaşması’nda çok açık bir şekilde ele alınmış. Hint demokrasisi İndus sistemi içindeki altı nehrin Pakistan’a akan 4/5’ini Pakistan’a ayırmayı kabul etmiş. Dönemin Pakistan lideri Muhammed Eyüp Han anlaşmanın imzalanmasını takiben Hindistan’dan Pakistan’a doğru akan nehirlerin subaşlarına hâkim olmak istemiş.

Chellaney’e göre söz konusu anlaşma ters mantık üzerine kurularak İndus sisteminde Pakistan’ın su hakkı garanti altına alınırken toprak anlaşmazlığının bu şekilde hafifletilmesi ve barışa yol açması düşünülmüş. Ancak anlaşma yürümemiş ve nitekim Pakistan 5 yıl sonra savaş başlatmış.

Benzer bir durum Çin’de – dünyanın su egemen ülkesi – de yaşanıyor. Çin dünya nüfusunun neredeyse yarıdan fazlasının (Orta, Güney ve Güneydoğu Asya ile Rusya) ihtiyacı olan su başlarının kontrolünü elinde tutuyor.

Ancak Pekin, 20. yüzyılın ortalarında bütün su kaynaklarını barajlar inşa etmek yoluyla fiilen ilhak etti. 1949’den beri Çinliler her gün bir büyük barajın inşasını tamamlıyorlar ve açıkça komşularının hakkı olsa da nehir akışlarının yönünü değiştirerek işi oldubittiye getiriyorlar. Özelikle 14 komşu ülkenin 13’ü nehirlere kıyıları bulunan ülkeler olmakla birlikte, herhangi bir su paylaşma anlaşması bulunmuyor ve Çin diğer başkentlerle bu tür anlaşmalar imzalamayı reddediyor. Chellaney’e göre Çin’den başka hiçbir ülke sınır komşularının haklarını bu denli ihlâl ederek birçok uluslararası nehre ait su başlarının kontrolünü elinde bulundurmuyor.

Ne yazık ki su ihtilâfına ilişkin sağlıklı çözüm sunan anlaşmalar mevcut değil. Merhum Amerikan Başkanı Ronald Reagan’ın söylediği gibi bu, hükümet meselelerinin doğası… Ve ‘dünyanın en uluslararası nehri’nde (Tuna Nehri Havzası – ki 19 ülke paylaşıyor) huzur ve barış söz konusu çünkü nehre kıyısı bulunan ülkeler demokrasi ülkeleri.

Evet, dünya bir su sorunu ile karşı karşıya bulunuyor ancak bu sorun otoriterlik ile daha da büyüyor. Despotlar ve diktatörler bu ‘sıvı altın’ı barışı bozmak, güç toplamak ve komşularının haklarını gasp etmek için kullanacaklar.

Kaynak: World Affairs Journal

Çeviren: Handan Öz

Share.

About Author

Gordon Chang; The Coming Collapse of China ve Nuclear Showdown: North Korea Takes On the World kitaplarının yazarı. Çin ve Hong Kong'da yaşıyor, avukatlık yapıyor. New York Times, Wall Street Journal gibi gazetelerde yazıları yayınlandı.

Leave A Reply