Peki, Türkiye’yi kim yönetecek?

0

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti daha önce zaman zaman gündeme getirdikleri başkanlık sistemini, seçim sonrası karşılaşacağımız sistem sorununu önceden haber verircesine, seçim öncesinde tekrar tartışmaya açtılar.

7 Haziran seçim sonuçlarının ortaya koyduğu “Türkiye’yi kim yönetecek?” sorusunu, siyasi aktörlerin süreç içerisindeki performanslarına bakarak cevaplamak mümkündür. Türkiye 7 Haziran’dan bu yana birbirini tamamlayan iki sorun etrafında dolaşmaktadır. Bunlardan birincisi sistem sorunu diğeri ise yönetim sorunudur. Bu sorunların çözümü için en sahici ve gerçekçi çözümü ortaya koyan siyasi aktör aynı zamanda muhtemel erken seçimden sonra da ülkeyi yöneten aktör olacaktır.

Sistem sorununu görmek

AK Parti kuruluşunun hemen ertesinde girdiği 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde %34’lük bir oy oranıyla 363 milletvekili kazanmıştı. Aynı AK Parti 7 Haziran 2015 seçimlerinde %41’lik bir oy oranı ile 258 milletvekili kazanarak tek başına iktidar için gerekli olan sayının altında kaldı. %10’luk seçim barajının olduğu sistemde, 7 Haziran seçimleri neticesinde mecliste temsil edilmeyen seçmen iradesi sadece %5 oldu. Bir diğer ifade ile barajı geçen dört partinin toplam oy oranı yüzde 95’i buldu. Meclis’te temsil edilen %95’in yanında ülkenin muhafazakâr merkezini temsil eden AK Parti %41 ve laik merkezini temsil eden CHP ise %25 oy aldı. Yani %95’lik temsilin yanında yönetmek için yeterli yoğunlaşma da var. Ancak kâğıt üzerinde bu kadar mükemmel olan sonuçları doğuran 7 Haziran gününden bugüne kadar erken seçim ve onun zayıf bir alternatifi olarak kurulamayan koalisyonları tartıştık. Tartışmanın bu yönde seyri bile başlı başına ülkenin içerisinde olduğu sistem sorununu anlatmak için yeterlidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti daha önce zaman zaman gündeme getirdikleri başkanlık sistemini, seçim sonrası karşılaşacağımız sistem sorununu önceden haber verircesine, seçim öncesinde tekrar tartışmaya açtılar. Muhalefet partileri Tayyip Erdoğan’ın sistem değişikliğini kendisi için istediğini ve Türk tipi başkanlığın Türkiye’de otoriterleşmeye ve tek adam yönetimine kapı açacağını öne sürerek başkanlığa karşı çıktılar.

Muhalefet partilerinin sessizliği

Bugün Türkiye’de parlamenter sistemin düzgün kurgulanmadığı ve dolayısı ile iyi işlemediği konusunda neredeyse bütün siyasi aktörler fikri birliği etmiş durumda. Hal böyleyken muhalefet partilerinden başkanlık sistemine karşı çıkarken var olan sistem krizini aşmak için ne önerdiklerini açıklamaları beklenirdi. Parlamenter sisteme karşı başkanlık alternatifi öneren AK Parti’nin bile seçim barajı tartışmaları bağlamında dar bölge, daraltılmış bölge ve Türkiye milletvekilliği gibi sistem tadilatları önerdiği bir siyasi vasatta, başkanlık sistemine karşı olan muhalefet partilerinin sistem sorunu yokmuş gibi yapmaları, sistem sorununun yanında bir yönetim sorunu ile de karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.

Yönetim Krizi

Partilerin 7 Haziran sonuçlarına verdikleri tepkiler de yönetim krizini farklı bir açıdan ortaya koymaktadır. AK Parti’yi sona bırakarak CHP’den başlayalım. Kılıçdaroğlu 7 Haziran sonuçlarını zafer kazanan komutan imajına sığınarak karşılamaya çalıştı. İlk günden “Türkiye’yi AK Parti’den kurtarmak” zaferini ilan etti ve % 60’lık blok gibi ömrü söylentisinden kısa süren hayali bir toplumsal ve siyasal kesim tanımladı. Bugün gelinen noktada aynı Kılıçdaroğlu’nun çok değil iki ay önce Türkiye’yi kurtardığını ilan ettiği AK Parti’yi, CHP ile dört yıllık uzun soluklu bir koalisyona yanaşmadığı için suçladığını görüyoruz. Bu iki pozisyon arasındaki uçurum bile tek başına yönetim krizine Kılıçdaroğlu’nun katkısını göstermektedir. MHP’nin pozisyonu ise çok farklı değil. Aslında Devlet Bahçeli Davutoğlu ve Kılıçdaroğlu arasındaki ikinci koalisyon görüşmesine kadar kendi içerisinde tutarlı bir tutum izliyor, hiçbir şekilde koalisyona yanaşmıyor, çözümsüzlük halinde ise adres olarak erken seçimi gösteriyordu. Bugün ise Bahçeli de Kılıçdaroğlu’nunkine benzer bir savruluşla Türkiye için en ideal çözümün AK Parti-CHP koalisyonu olduğunu ve erken seçimin bir felaket getireceğini söylüyor ve yönetim krizine kendi katkısını sunuyor. HDP elinden gelse yönetim krizine en büyük katkıyı yapacak ama etkisi en az olan aktör. AK Parti-CHP koalisyonunun mümkün olmadığı anlaşılınca kendi konumunu zaman kaybetmeden twitter üzerinden açıkladı: “SeniYineBaşkanYaptırmayacağız.” 7 Haziran’dan bu yana çatışmasızlık bitmiş, çözüm süreci buzdolabına kaldırılmış, Türkiye IŞİD ve PKK’ya karşı operasyonlar başlatmış, hükümet kurulamamış ama HDP için varsa yoksa anti-Erdoğan’cılık. Anti-Erdoğan’cılık ile Türkiye’nin sorunları çözseydi bugün Devlet Bahçeli liderliğindeki CHP-MHP -HDP koalisyonu ülkeyi yönetiyor olurdu.

AK Parti’nin ekseni

Sona bıraktığımız AK Parti’ye gelirsek. Davutoğlu bugüne kadar bütün süreci 7 Haziran akşamı çizdiği birkaç eksen etrafında yürüttü. Öncelikle partisinin ve temsil ettiği kitlenin ülkenin belkemiği olduğunu dolayısı ile yönetmek ve hükümet kurmak sorumluluğunun kendilerinde olduğunu vurguladı. Bunun yanında AK Parti’nin oy kaybını görmezden gelen hayalci bir tutum içerisinde de bulunmadı ve ortaya çıkan tablonun gereğini yaparak hem bir tazelenme süreci başlatacaklarını hem de yeni duruma uygun stratejiler belirleyeceklerini söyledi. Davutoğlu da Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’ninkine benzer bir tutum takınıp, “birinci parti biziz, koalisyon şartlarımız bunlardır, uygun adaylarla koalisyon kurabiliriz” deseydi var olan sistem ve yönetim krizine kendi katkısını yapmış olurdu.

Seçmene iyi anlatılabilirse bu tutum erken seçime giderken AK Parti’nin en büyük avantajı olacaktır. AK Parti seçmene bir yandan onun iradesinin gereği doğrultusunda çabaladığı, diğer yandan ise sistem krizinin ancak AK Parti’nin tek başına iktidarı ile aşılabileceği mesajlarını verebilirse muhtemel bir erken seçimde daha avantajlı bir konum elde edecektir. Kısacası AK Parti var olan sistem krizi içerisinde Türkiye’yi yönetme becerisine ve kapasitesine sahip olduğunu seçmene anlatılmalıdır. Şüphesiz bu anlatım “ancak biz yönetiriz” gibi kibirli bir dille değil “talebiniz doğrultusunda kendimize çeki düzen veriyoruz, yetki ve desteğinizle ülkeyi tekrar yönetebiliriz” şeklinde olmalıdır.

Share.

About Author

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde lisans eğitimini bitiren İsmail Çağlar, yüksek lisans ve doktorasını Hollanda’da Leiden Üniversitesi’nde yaptı. İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Çağlar aynı zamanda SETA’da Medya ve İletişim Direktörü oalrak çalışmalarını sürdürmektedir. İlgi alanları arasında medya-siyaset ilişkileri, sosyal tarih ve din-devlet ilişkileri bulunmaktadır.

Leave A Reply