Tıpkı soğuk savaşta olduğu gibi, İslamcılıkla mücadelemiz de cehaletten

0

Batı, Sovyetler Birliğiyle girdiği fuzuli anlaşmazlık uğruna trilyonlar harcadı. Şu an ise İran ile karşı karşıya kalalım diye beynimiz yıkanıyor.

Yanıldık mı? Ben hayatım boyunca küresel anlamda iki anlaşmazlığa şahit oldum: biri Batının Rusya komünizmi karşısında olması ve şimdi de siyasal İslam karşısında olması. Batının siyasal İslam’ı karşısına almasının nedeni Batılı liderlerin savaşta popülerlik kazanmak için küçük bir grup teröristin oluşturduğu tehdidi abartmalarıydı. Peki ya ilki? Şüphesiz soğuk savaş iyi bir savaştı, insanlığı yönetme yolunda verilen Manişeist bir mücadeleydi. Değilse de tüm zamanların en büyük hatalarından biri ve büyük bir kaynak kaybıydı.

Andrew Alexander Daily Mail’deki köşesinden ciddi ve akademik bir duayen gibi aşağı bakıyor. Kimse onun için bırakın barış yanlısı biri, solcu bile diyemez. Saddam ve el-Kaide’nin kötülüğü konusunda yanılmadığı gibi Stalin ve Mao’nın kötülüğü konusunda da yanılmıyor. Ancak Alexander, genel geçer bilgiye karşı inat etmeyle tarihi septisizmi birleştiriyor. Sansasyonel fakat pek dikkat çekmemiş kitabı, America and the Imperialism of Ignorance’ta (Amerika ve Cehalet Emperyalizmi) Alexander yakın zamandaki dış politikanın sistematik cehalete dayandığı sonucuna varıyor. Aldandık ve hâlâ aldanıyoruz.

Alexander, artık kabul edilen, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Stalin ve daha sonra onun yerine gelenlerin Batı Avrupa’yı ele geçirip Amerikan kapitalizmini yıkmak gibi bir amaçlarının olmadığı tezine katılıyor. Tarihçi Micheal Howard’ın da yazdığı gibi, “Artık önemli tarihçilerden hiçbiri Stalin’in güçlerini doğu Avrupa’da işgal etmiş olduğu bölgenin dışına çıkarma gibi bir niyeti olduğunu ileri sürmüyor.”

Stalin’in saplantısı, ki bu anlaşılabilir, bir Alman rönesansının önüne geçmekti. Kendisi acımasız bir psikopattı ama çoğu Rus gibi korktuğu şey kuşatılmaktı. Sınırlarını korumak için tampon devletleri ve demir perdeyi kullandı. (ABD’nin tersine) Batıya karşı saldırgan bir duruş sergilemiyordu. Ne dünyada daha fazla alana hâkim olmak gibi bir niyeti ne de bunu yapabilecek olanakları vardı.

Buna verilecek basmakalıp cevap NATO’nun asla emin olamayacağıydı. Nükleer silahlar dahil olmak üzere yeniden silahlanma mantıklı bir tedbirdi: en iyiyi umut et ama en kötüsü için hazırlıklı ol. Bu, ABD siyasetinin maço geleneğine de uyuyordu. Franklin D. Roosevelt’in yerine savaş yanlısı Truman geldi. Truman, Churchill’in Rusya ile barış yapılması konusundaki tavsiyelerini dinlemeyecekti. Aynı şekilde 1953 yılında Stalin öldüğünde, ABD Georgy Malenkov’un uzlaşma isteğini geri çevirdi. Kibirli Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, Sovyetleri nükleer silah yarışına girme konusunda kışkırttı, böylece Batıyı Nikita Khrushchev ile savaşın eşiğine getirdi, hatta bu Ronald Reagan’ın döneminde bile devam etti. Felaketi önleyen Mihail Gorbaçov’un cesareti ve zekâsıydı.

Herhangi bir silahlanma yarışında iki tarafta da suç bulmak kolay fakat Alexander’ın öncelikli olarak kabahatli olanın Washington olduğu konusunda hiç şüphesi yok. Yurt dışına çıkmaya bile tenezzül etmeyen gösterişli Amerikan liderleri, idrak ettikleri şeyi, Rusya’nın Batıya karşı herhangi bir tehdit oluşturmadığını, inkar ettiler. Rusya’nın arşivlerinde geçenlerde yapılan bir araştırma bunu destekliyor. (Alexander o zamanlar, CND’den Enoch Powell’e kadar, böyle diyenlere itibar etmiş olabilir.) ABD tam da beklendiği gibi, toplumda McCarthycilikle beslenen, savaş dönemi askerî kurgusunu sürdüren büyük bir siyasi güç olmaya devam etti ve Sovyetler Birliği’nin de aynı şekilde paranoyak bir tepki vermesine neden oldu. Bu, Amerika’nın Batı ittifakını bir araya getirmek için muazzam bir düşmana duyduğu psikolojik ihtiyacı daha da kamçıladı. Eğer hâlihazırda düşman yoksa bir düşman yaratılmalıydı.

Soğuk Savaş trilyonlarca dolara mal oldu. Dünya çapındaki vekalet savaşlarında yüz binlerce kişi öldü. Fakirliğin, hastalıkların, büyümenin arka plana atılmasının ve demokrasinin ertelenmesinin maliyeti yüksekti. Doğu Avrupa’nın bugünün İslamcı ülkeleri gibi savaş düzeni içinde olması, ekonomik ve siyasi olgunluğa erişmesini engelledi. Soğuk Savaş iyinin kötüye karşı verdiği bir savaş değildi. Demokratik kurumları tehdit altında olduklarına inandıran cehaletin en tehlikelisiydi.

Alexander bu cehaletin nasıl devam ettiğini göstermek için her şeyini riske attı. Soğuk Savaş sona erdiğinde—Batı, Rusya’yla acemi bir ilişki kurdu—Batının yeni bir düşman yaratma arzusu yeniden yeşerdi. 1990 yılını takip eden on yıl boyunca genelkurmay başkanları, git gide azalan bütçelerini muhafaza etmek için soykırıma karışmış otokratlara, uyuşturucu tacirlerine ve Balkanlardaki bölücülere başvurdu. Bunu 9 Eylül saldırıları ve “medeniyetler çatışması” takip etti. Bush ve Blair seçimleri kazandı. Bankacılar generallere borç verdi ve askerî-endüstriyel blok efsaneler ve yalanlarla dolu bir okyanusta yol aldı.

Her yerde beynimiz yıkanıyordu. Ne bir kitap, ne bir sav, ne de bir kanıt İngiliz kabinesini bir zamanlar komünistlerin ülkeyi ele geçirmesinin, şu an ise İslamcı mahşerin önündeki tek engelin koca bir savunma cephanesi olduğu inancından caydırabilirdi. İşte ismi meçhul bir “terörist devleti” etkisiz hale getirmek için nükleer silah yüklü deniz altıları denizde tutma ihtiyacı buradan çıktı. Benzer şekilde ABD başkanlığına adaylığını koyan altı Cumhuriyetçi adayın beşi de “Amerikan halkını tehdit ettiği” gerekçesiyle İran’a karşı savaş açılması çağrısında bulundu. Ne tehdidi?

Bence Alexander sadece uluslararası ilişkilerin gerçekçi politikasında değil aynı zamanda demokratik liderlerin yaptıklarının arkasında yatan nedenlerde de bir yanıt arama konusunda haklı. Amerika kendini “dünyanın şahit olduğu en büyük süper güç” olarak görürken “derbeder küçük ülke” Vietnam tarafından bozguna uğratılmış olması Lyndon B. Johnson’ı kızdırmıştı. Washington’daki lobiler savunma harcamalarını Amerikan halkına korku salarak, muhafaza etmişti.

Bugün benzer bir yanılgı yüzünden Washington ve Londra “kabul edilemez” buldukları herhangi birini bombalama hakkına sahip olduklarını düşünüyor.

Buna verilecek tek bir yanıt var. Cahil politikacıya kafa atın ve şüpheci tarihçiye kulak asın.

Kaynak: The Guardian

Çeviri: Gülgün Kozan

Share.

About Author

Sir Simon David Jenkins, İngiliz köşe yazarı, editör. Birmingham doğumlu olan Jenkins, Oxford'da felsefe, politika ve ekonomi eğitimleri görmüştür.The Guardian, Evening Standard gibi çeşitli gazetelerde yazıları yayınlanmaktır. Ayrıca The Times dergisinde 2 yıl editörlük yapmıştır.

Leave A Reply